Bu hafta vizyona giren korku filmi Görünmeyenler’in yönetmeni Melikşah Altuntaş aynı zamanda bir sinema yazarı, “Eleştirmenlik yaparken en sinir olduğum şey ‘Gel sen çek’ denmesiydi. Kim ne derse desin bu lafı etmeyeceğim” dedi.

Türk sinemasında arka arkaya korku filmleri çekiliyor. Bu hafta vizyona giren Görünmeyenler bu türün son örneği. Yönetmen Melikşah Altuntaş ve başrol oyuncusu Nihan Okutucu filmle ilgili sorularımızı cevapladılar. Nihan Okutucu korku filmi seyredemediğini, son seyrettiği korku filminin Chucky olduğunu söyledi. Korku filmi seyredemeyen bir oyuncunun nasıl korku filminde oynadığını sorduk tabii ki. Yönetmen Melikşah Altuntaş ise filminin Paranormal Activity ile benzerliğini sorduğumuzda bunun bir teknik olduğunu böyle tür filmlerinin artması gerektiğini söyledi. Korkunç filmin eğlenceli röportajı için buyrun.

Senaryo nasıl ortaya çıktı? İlk filminizde neden bir korku filmi çekmeyi tercih ettiniz?

Melikşah Altuntaş: Aslında çeşitli tesadüfler sonucu oldu. İlk filmde bir korku filmi çekmek benim de aklımda yoktu. Senaryoyu yazan ve filmin yapımcıları Alper’le, Caner (Özyurtlu). Onların projesiydi bu, benim de yakın arkadaşlarımdı. Filmin senaryosu bitmişti, yönetmen arıyorduk aslında, yönetmen düşünüyorduk hep. Geçtiğimiz yazla ilgili benim başka planlarım vardı, kısa filmlerim vardı uzun süredir ertelediğim, onları çekmeyi düşünüyordum. Konuşurken, düşünürken bir gün beni arayıp “E sen niye çekmiyorsun” dediler. Onu düşünmedik hiç, ben de düşünmedim. Onlar beni biraz ağır buldukları için sormak bile akıllarına gelmemiş. Sonra sordular, ben de bir düşündüm. İlk film gerilimi diye bir şey vardır ya, hep ilk filmi hep ertelersin, çok özeldir… O sırada olan bir kaç bazı duygusal olay yüzünden direkt “Tamam ben bunu hemen yapacağım” dedim, çünkü o gerilimden çok sıkıldım, bekletmekten. Bir de kafamda kalırsa çoğalır ve uzar diye düşündüm o süreç. O yüzden hemen kabul ettim. Biraz düşündüm tabii “Ben böyle bir şeyi yapabilir miyim” diye herşeyden önce.

Cast’ı nasıl tercih ettiniz?

Melikşah Altuntaş: Cast’ta bayağı incelikli bir çalışma oldu aslında çünkü çok zor bir korku filminde doğru oyunculuk ve onu kaldırabilecek birini bulmak. Benim için korku filminde en önemli şeylerden biri oyunculuk. Bazı adaylar geldi ama benim tek aradığım çok gerçek ve o kafaya direkt girebilecek biriydi. Kendisi gibi olabilecek ama orada bir sınır var işte. Aslında Nihan (Okutucu) açısından şöyle ilginç bir durum oldu. Başka biri vardı ve son dakikaya kadar oluyor gibiydi, son dakika bir terslik oldu ve filmin çekimlerine çok kısa bir zaman kalmışken başrol oyuncusuz kaldık. Sonra Nihan’ı görünce önce “Bir Zamanlar Anadolu’da”yı hatırladım, bir garip geldi, kafamda tam oturmadı. Nihan’la buluştuk “Nasıl olur” diye düşünüyordum. Oradaki görünümü apayrı Nihan’ın… Nihan’la karşılaştık onuncu dakikada oldu iş.

Çocuk oyuncuyu nasıl seçtiniz? Çalışması zor muydu?

Melikşah Altuntaş: Birçok deneme çekimi yaptık. Çocuk oyuncuların zarar görmemesi için aslında filmi onlara hissettirmemeye çalıştık. Ama ilginç tecrübelerimiz oldu. Mesela denemeye gelen küçük bir kız çocuğu tam bir korku filmi hastasıydı. Bütün filmleri seyretmiş, babasını zorla korku filmlerine götürüyormuş. Bize “Şu sahnede vücudumu ters döndürebilecek miyim” diye sorular sordu. Biz de çocuktan korkup onu almadık filme tabii.

Daha önce Vicdan, Bir Zamanlar Anadolu’da’da oynadınız ve şimdi bir korku filmi… Tercihlerin bu kadar farklı olmasının sebebi nedir? İkincisi korku filmi oyunculuğu çok zor bir oyunculuktur çünkü çok rahat karikatürize olabilirsiniz

Nihan Okutucu: Vicdan ve Bir Zamanlar Anadolu’da bir noktada benzer yanları olabilir, tür olarak. Ama bu dediğiniz gibi çok farklı. Sürpriz oldu. Ben normalde korku filmi izleyebilen bir insan değilim. En son izlediğim korku filmi Chucky. Gerçekten izleyemiyorum. Senaryo geldi bana. Çok da sıkışık bir zamanda geldi. 10 gün sonra düğünüm vardı çünkü. Film bittikten sonra hemen ona geçecektik. Fakat garip bir şekilde o senaryonun içinde yer almak istedim, çok değişik hiç aklımda olmayan bir şeydi. Bir de filmin çekim tekniği de değişik. Biz kendi el kameralarımızla çektik çoğu sahneyi. Onları deneyimlemek çok enteresan geldi. O senaryodan sonra biz görüştük.

Peki Korku filmi seyredemezken oynamak nasıl bir tecrübeydi?

Nihan Okutucu: Açıkçası ilk başta çok etkilenmedim. Ama çekimlerde yalnız kaldığımda, karanlık bir evde korkmaya başladığımı hissettim. Daha sonraki günlerde bu korku beni biraz takip etti tabii. Ama öyle ilginç olaylar da yaşamadım. Yani ne kadar korkarsam korkayım bir cin ile karşılaşmadım. Neyse ki!

Korku filmlerinde çocuk ve kadın oyuncular bu duyguyu üstlerinde daha etkili taşıyorlar.

Melikşah Altuntaş: Haklısınız. Bu biraz onların savunmasız olmasından da kaynaklanıyor. Bu izleyiciyi daha tedirgin ediyor. Halbuki çocuk ve kadınların korku eşiğinin daha yüksek olduğunu düşünürüm. Yani bir çocuk için hayali bir arkadaş yetişkin için olduğu kadar korkutucu değildir.

Filmde bir çocuk oyuncuyla (Duru Ok) birlikte oynuyorsunuz. Çocuk oyuncuya korku filmi olduğunu söylemediniz ama sizin tavırlarınız, mimikleriniz var, o sizden aldıklarını size geri yansıtıyordur. Nasıl oldu beraber çalışmanız?

Nihan Okutucu: Duru çok sıcakkanlı ve çok akıllı bir çocuk. O tarz sahnelerde şöyle bir yöntem bulduk, önce oyuncu koçuyla çalıştı, daha sonra biz o sahneyi sanki bir oyunmuş gibi kendi aramızda güle, eğlene en komik haliyle oynadık Duru’yla birkaç defa. Tam böyle artık “Duru hadi bir kere de onları oynayalım bakalım nasıl olacak. Böö” falan yaparak, korkutarak, oyunmuş gibi çektik. O farketmedi.

Melikşah Altuntaş: Evet, evet. Düşme, kalkma, herşeyde çocuk reaksiyonları verdi hep aslında. Bir noktada film çekildiğini, aslında bunun filmin bir parçası olduğunu biliyor ama belki de herşeyi anlayıp o bizi korkutmamaya çalıştı.

Filmin gerçekliğine en büyük katkı da sanıyorum dediğiniz gibi el kameralarıyla çekilmiş olmasından kaynaklanıyor, göreceli olarak amatör bir çekimle seyirciye ulaşmasından… Türk sineması açısından çok da denenmiş olduğunu söyleyemem. Yani Paranormal Activity’den etkilenen izleyici sizin filminize giderken bu tür bir korku filmine gittiğinin bilincinde. Bunun nasıl karşılanacağını düşünüyorsunuz?

Melikşah Altuntaş: Dünyada çok popüler olan, sıklıkla kullanılan bazı alt türleri, ya da janrları Türkiye’de kullanınca seyirci, ya da bazı yazarlar, ya da birileri sizi o türü taklit etmekle, onu birebir uygulamakla, hep belli alanlara sıkıştırıyor… Ama aslında orada şöyle bir fark var; kendi kültürümüz içine nasıl yerleştirdiğimize ve bütün dünyada kullanılan o türü nasıl ele aldığımıza göre değişir. Türkiye’de found footage (buluntu film) türü daha yeni yeni örneklere başlayan tür ama hem Avrupa’da hem Amerika’da çok fazla kullanılan ve tarihi de epey eskilere dayanan bir tür. Son dönemde Paranormal Activity’ler, REC serisinde kullanıldı. Aslında aksiyon ve komedi filmleri de yapmaya başladı. Chronicle var, Project X var… Farklı türlerin de bayağı haşır neşir olduğu bir tür. Türkiye’de de alıştığımız korku filmleri dışında seyirciye bir alternatif sunmak gerektiğini düşünüyorum. Bu filmin biraz o anlamda alternatif yarattığını düşünüyorum çünkü hem alışılagelmiş bir film izlemiyorlar; biraz daha gerçek hissinden beslenen bir film izliyor seyirci, hem de o found footage denen türün içinde başka diğer korku janrlarıyla flört eden bir film aynı zamanda. Bu film sadece found footage, uzun eslerle dolu bir film değil aslında. Farklı bir film bu. Found footage türünü kullanıyor ama içinde oynamalar da yapıyor. O türü tamamen alıp birebir uygulayan bir film olmadı. Found footage türüyle, o alışılagelen izlekle, kurguyla da oynadık biz. O açıdan bir alternatif yaratacığını düşünüyorum seyirciye, nasıl tepki vereceklerini göreceğiz. Doğrudan “Paranormal Activity çakması” deyip öyle değerlendirenler, belki de o yüzden gidenler olacaktır. Ama izledikten sonra ben kendisine ait bir kitle oluşturacağını düşünüyorum ufak da olsa. Çünkü özenilmiş bir iş oldu.

Sizin dizi oyunculuğunuz da var. Dizi ve sinema beraber gidiyor. Bütün bunların içinde sinema projelerini nasıl eliyorsunuz? Çünkü anladığım kadarıyla birçok film projesi yok, diziler daha ağırlıkta. Sinema projesini seçerken sizi sanatsal açıdan da tatmin etmesi için bir takım kriterleriniz vardır. Bunlar nelerdir, tercihi nasıl yapıyorsunuz?

Nihan Okutucu: Dediğiniz doğru. Dizi biraz daha tüketime açık. Dizide de seçmeye çalışıyorum bir şekilde ama ne kadar seçseniz de ikinci, üçüncü bölümden sonra iş sizden çıkıyor ve senaryo geldiği zaman o gelen şeyi oynamak zorundasınız. Ben sinema ve tiyatro tarafını daha steril tutmaya çalışıyorum. Belli bir kriterim tabii ki var ama gerçekten içinde olmak istediğim, gerçekten o karakter canlandırmayı hissettiğim, gerçekten o yönetmenle çalışmak istediğim, o dünyanın içinde olmayı kabullenebildiğim şeyleri seçmeye çalışıyorum. Sinemada eliyorum, çok fazla eledim şu ana kadar. En son çektiğimiz filmden sonra iki, üç tane filmi reddettim çünkü parasal açıdan zaten diziden tatmin oluyorum ama orada ben çocuklarıma da izletebileceğim, torunlarımın da izleyebileceği, belki yıllar sonra bir sinema öğrencisi arşivden alıp izleyeceği işler yapmak istiyorum. O benim biraz ego tarafım oluyor, orada biraz daha doymak istiyorum.

O zaman Görülmeyenler’e çok ağır bir yük yüklediniz…

Nihan Okutucu: Evet. Filme güveniyorum ben. Değişik oldu, benim için özellikle çok öğretici oldu teknik açıdan. Dediğim gibi korku film oyunculuğum olduğunu hiç bilmeden böyle bir şeyin içine girip oynadım ve Türkiye’de de çok fazla böyle tür yok.

Melikşah Altuntaş: Torunlar izleyecektir illa ki… “Burada yeni bir şeyler olmuş, ilk örnekleri belki” derler.

Nihan Okutucu: Teknik açıdan da oyunculuk tekniği açısından çok çok doğal. Doğal oyunculuk da değil artık hayatın içindeki tepkileri koyduğum için, temizleme hali oyunculuğu, teknik açıdan temizleme hali. Tamamen empatiye dayalı bir oyunculuk, format da değişik. Değişik bir deneyimdi, o yüzden güveniyorum.

Oyuncularla konuştuğunuz zaman herkesin aynı durumda olduğunu görüyorsunuz. Herkes diziyle yaşamını devam ettirip sinemada daha kendine yakın, daha fazla oynamaktan zevk aldığı projeleri tercih ediyor. Hepsi “Yönetmen çok önemli. Projeyi okudum ama yönetmenle konuştum, yönetmene güvendim, yönetmenin sanatsal bakış açısına güvendim” diyor. Fakat burada ilk filmini çeken bir yönetmen sözkonusu, aslında bir belirsizlik sizin için. Bunu nasıl atlattınız?

Nihan Okutucu: Hissedebiliyorsunuz onu. Filmin yapımcısı Caner ve Melikşah’la konuştuğum bir saat içinde, daha önce neler yaptıklarını anlattılar, neler hayal ettiklerini anlattılar ve çok da içten bir sohbetti o. Anlayabiliyorsunuz, bu gişe amaçlı yapılmış bir film değil, denemek istiyorlar. Karşındaki insanın konuşmalarından ya da duruşundan anlaşılıyor. “Bir birikimi var bu insanın” diyorsunuz. Bir de ilk filmde oynamak çok keyifli bir şey. İlk defa bir iş bana aitti. Tabii ki bütün işler size aittir ve o işin sorumluluğunu alırsınız ama bu çok bizim işimiz oldu birdenbire. Ben “Tamam” dedikten sonra o film, bizim filmimiz oldu. Onlar da beni aralarında tuttular, ben de onların yanında iyi hissettim kendimi. O paylaşım süreci de çok güzel bir tecrübeydi.

Melikşah Altuntaş: Güzelmiş bunu duymak. Bayağı enstrüman da kullandırdık. Bir tek boom (mikrofon çubuğu) kullanmadı herhalde. Daha ilk set gününde eline kamerayı verip “Hadi bakalım” oldu. Çünkü dublaj falan da hiç yok. Found footage filmlerde bazen yapılır o. Hiç öyle bir durum da yoktu. Hepsini kendisi çekti. İlk birkaç sahne dışında handycam’lerin çoğunu Nihan çekti. Dolayısıyla çok organik bir bağ kurdu filmle. Bir elinde kayıt cihazı, bir elinde handycm dolanıyordu.

Sinema eleştirmenliği yönünüz de var, siz iki tarafa da geçmiş oluyorsunuz bu filmle. Oradan bakınca sinema eleştirmenliği nasıl gözüküyor?

Melikşah Altuntaş: Zaten eleştirmenlik ve yazarlık anlamında da bir ayrım var bence. Sinema eleştirisi çok daha komplike, daha akademik bir şey aslında. Sinema yazarlığı bir şeyi kişiselleştirmekle ilgili. Benim yaptığım sinema yazarlığıydı mesela. Akademik anlamda o kadar profesyonel sinema yazarlığı yapmadım, büyük mecralarda da çalışmış olmama rağmen. Çünkü o başka bir seçim ve çok büyük bir birikim gerektiriyor. Türkiye’deki sinema yazarlarının önemli bir kısmı arkadaşım ve orada çok büyük sorumluluk devreye giriyor, o sorumlulukla yazanlar var, yazmayanlar var. Sadece belli nedenlerle o göreve getirilmiş ve o yüzden sinema yazanlar da var. Bu taraftan bakmanın şöyle bir farkı oldu benim için, hani hep yıllardır sinema yazarlarının ve sinema eleştirmenlerine söylenen bir klişe vardır ya “Kendin çek de görelim” gibi… Nefret eder herkes ondan, bütün sinema yazarları, ben de nefret ederim. Öyle bir şey yokmuş mesela onu gördüm. Bir yönetmen “Gel sen daha iyisini çek” der, sanki sinema yazarının öyle bir misyonu, ya da öyle bir görevi varmış gibi. Sen zaten onun kritik edilmesi üzerine bir iş yapıyorsun. O nedenle yapmıyorsun ama bu da işin bir parçası. Dolayısıyla ona açık olman gerekiyor, dolayısıyla ben hiç bir sinema yazarına en azından kalkıp da “Sen daha iyisini çek” demeyeceğim. Böyle bir netlik var. Tabii ki tamamen bitmiş bir filme dışarıdan bakmak çok büyük bir lüks, dolayısıyla orada acımasızlık noktasına gelindiği noktalar da oluyor, çok genel anlamda bakmak gerekiyor. Yönetmenin filmde görevinin ne olduğunu bilmeyen sinema yazarları da var. Kendim de sinema yazarı olduğum için bunu rahatlıkla söyleyebiliyrum. Dolayısıyla ben de her yazılıp çizileni kafama takmıyorum, takmaması da gerekiyor herkesin. Bir kritik yazısı kendini çok net ele veriyor. Nereden baktığına, ne söylediğine, sana da ne kattığına… Dolayısıyla benim açımdan çok eğlenceli bir tecrübe olacak herhalde yazılar çıkmaya başladığında. Diğer yandan filme söylenebilecek herşeyi aşağı yukarı görebiliyorum, tabii ki mümkün değil yüzde yüz görmem ama en azından benim için problemli olan birkaç şeyi tespit edebiliyorum. Onları hem yakın arkadaşlarımdan, hem de herkesten duymak ilginç olacak.

Sinema yazarları Murat (Emirören) ve Talip de (Öztürk) ilk filmlerini çektiler ve o da zombi filmiydi. Atilla Dorsay da çok eleştiriler yaptı. Şimdi yine bir sinema eleştirmeni film çekiyor ve bir korku filmi, herhalde bayağı bir konuşur…

Melikşah Altuntaş: Doğrudan tanışmıyoruz Atilla Dorsay’la ama biliyordur muhtemelen beni. Açıkçası… Neyse… Merak ediyorum ben de ne diyeceğini ama filmi izlemeyecektir o muhtemelen. İzlese de üzerine yazı yazacağını düşünmüyorum. Aslında merak ediyorum o da ne düşünür filmle ilgili…

Sizin de bir oyuncu olarak sinema yazarlarıyla ilişkileriniz var. Bu ilişkiler aslında çoğunlukla problemli ilişkiler, doğası gereği öyle de olması gerekir. Sizin bu konudaki yorumunuz nedir?

Nihan Kutucu: Ben birebir herhangi bir problem yaşamadım. Biraz daha olumlamak gerek, sonuçta ülke olarak bir şeyleri deniyoruz biz hala, sinema olsun, tiyatro olsun, sanatın başka dalları olsun… Birazcık daha rencide etmeden yazılması gerektiğini düşünüyorum. Tabii ki eleştirmek gerekiyor, bir şeylerin önünü açmak için eleştiri iyi bir şey ama çok da rencide edecek eleştirilere açık değiliz ülke olarak, hala deniyoruz çünkü. Bazı şeyler hariç. Tamamen gişe amaçlı yapılmış filmler var, isimlerini veremeyeceğim ama… Onları eleştirmeye bile gerek yok aslında baktığınızda, onların dışında kalan, gerçekten bir şey üretmeye, yeni bir şey ortaya koymaya çalışan filmlerin de biraz daha yapıcı, biraz daha yüreklendirici eleştirilere muhatap olması gerekiyor.

Melikşah Altuntaş: Ben çok sert eleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum onların. İyi niyetli çalışmadan çok sıkıldım, iyi niyetli bir çaba vardır ya, hep öyle dersin sevmediğin filmlere, o bana çok ikiyüzlü geliyor. Evet tabii ki iyi niyetli bir çalışma, onu daha fragmanından bile anlayabiliyorsun. Bir de hesapçı çabalar var aslında art house sinema da tamamen masum değil, gişe sineması da tamamen suçlu değil. Orada da çok belirgin örnekler var. “Neden bu film” dediğin şeyler oluyor. Biraz daha rahat bir eleştiri ortamının olması gerektiğini düşünüyorum. Bodoslama olsun gerekirse ama az önce de söylediğim gibi biraz daha teknik bilgi gerekiyor. Bir filmin gerçekten tüm noktalarına vakıf olmayan insanın yorumu beni çok ilgilendirmiyor bu anlamda.

Film vizyona girecek, en sonunda izleyici ile karşı karşıya kalacaksınız. Bu noktada sizin söylemek istediğiniz son şeyler nelerdir?

Melikşeh Altuntaş: Çok merak ediyorum filmin seyirci ile nasıl bir ilişki kuracağını. Sadece tek umudum önyargı üzerinden değerlendirmeyip filmi izlemeleri. Çünkü herşeye karşı çok önyargılıyız. Hangi mecrada olursa olsun filmle karşılaşmasını isterim seyircinin çünkü bu deneyen bir film. Bir şeyleri hala deniyoruz Türkiye sineması içinde, maalesef gerçek bir sektör hala oluşmadı yapımcı faktöründen de kaynaklanan bir şekilde. Ben art house sinema ya da başka türde daha kişisel sinemaların oluşması için, auteur sinemasının daha çok gelişmesi için Türkiye’de tür filmlerinin özellikle çok doğru yapılmaya başlanması gerektiğini düyünüyorum. Çünkü art house olması için aslında sizin sektör olmanız, bu sektörün de kendi özel sinemasını yaratması gerekiyor. Ben bu anlamda gişe filmlerinin daha eli yüzü düzgün hale gelmesi gerektiğini düşünüyorum entertainment sinemanın. Dolayısıyla şans verilmesi gerektiğini düşünüyorum ama kuru kuruya destek beklemiyorum tabii ki filme. Fragmanına bakıp, bizim konuşmalarımıza bakıp bir değerlendirme yapıp filmi görüp görmeme kararını versinler istiyorum.

Nihan Okutucu: Umarım herkes izler. Oyuncu olarak ne kadar fazla kişiye izletirseniz o kadar mutlu hissedersiniz ya kendinizi… Ne kadar fazla kişi izlerse, ne kadar fazla kişinin aklında yer edersek o kadar güzel olur.

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.