Çevreyi korumak her geçen gün daha fazla önem kazanıyor. Ama çevre insanların çıkarlarına hizmet etmeye devam eden bir vaha bir yandan da… Çevreyi kullanmak, çevreyi korumak ve çevreye verdiğimiz zararı görmek ve kendimize gelmek adına izlememiz gerekenleri listeledim… Çevre için en azından bunları izleyerek bir şeyler yapmaya başlayabiliriz… Bazıları belgesel bazıları kurmaca…

Banu Bozdemir

Cennetteki Çöplük
Bir röportajında ‘En Türk filmim’ olarak nitelendirdiği Cennetteki Çöplük, Akın’ın baba memleketi Trabzon’un Çamburnu ilçesinde yaşanan çevre felaketine dikkat çekiyor. 2006 yılında ‘Yaşamın Kıyısında’ adlı filminin son sahnelerini çekmek üzere geldiği Çamburnu’nda, yerel halkın, tarlaların ortasında kurulmuş dev bir çöp arıtma tesisinin kaldırılması için gösterdikleri çaba karşısında çok etkilenen ve köylülerin bu mücadelesini belgelemeye karar veren yönetmen, dünya kamuoyunun ilgisini konuya çekebilmeyi amaçlıyor. Çekimleri yıllar süren film, bu yıl Cannes Film Festivali’nin özel gösterim bölümünde de yer aldı.

Entelköy Efeköy
Açıkça söylemek gerekirse boş minimal dertlerle sıvanmış, hareket etmekten uzak bir sinema anlayışına bulanmış bünyeme iyi geldi Entelköy Efeköy’e Karşı. Hareket kazandım, kalp atışlarım hızlandı. Biraz fazla didaktik bir dil içermesine, güldürmek için kimi yerlerde cinselliğe bastırmasına ve bazı yerlerde anlamsız ve uçuk bir curcuna yaratmasına rağmen keyif aldığımı söylemeliyim!  Bu filmde de yok olan bir şeylerin peşinde koşuyoruz. Kendi adıma koştuğumuz, dert edindiğimiz ve mesaj kapsamına aldığımız şey ‘çevre’ olunca sempatim bir kat daha artıyor. Aksu filminde ters bir anlatım mantığı kullanıyor. Yani köylüler şehirli olmak için çabalarken, şehirden kaçan bir grup çevreci doğal yaşamın derdine düşüyor. Köylüleri kurnaz gösteren Aksu, şehir hayatından bıkıp usanmış entel takımını ise olumlu bir yol gösterici olarak çiziyor. Belli ki köylünün özünü kaybettiğinden şikayetçi ve bir an önce ‘benim köylüm’ hallerine bürünmelerini istiyor.

Darwin’in Kabusu
Darwin in Kâbusu , Kuzey ve Güney  yarıküreler arasında yaşayanlar, küreselleşme ve balıklar hakkında bir öykünün, bir kâbusun belgeseli. Avusturyalı belgesel sinemacı Hubert  Sauper in bir çok festivalde ödüllendirilen Darwin in Kâbusu  (Darwin s Nightmare), 2006 Akademi ödülleri nde En İyi Belgesel Film dalında en güçlü aday olarak gösterildi 1960’larda deney amacıyla Afrika’daki Victoria Gölü ne yabancı bir balık türü salındı. Doymaz yırtıcılığıyla bu tatlı su levreği, yöreye özgü bütün balıkları silip süpürdü. Ama öyle çok çoğaldı ki bölgeyi  baştan sona değiştiren ekonomik bir zenginliğe dönüştü. Bu levrek  bildiğimiz levrek değil, bir etobur, asıl adı &lsquolates niloticus . 200 balık türünü yok eden bu etobur balık, Avrupa Birliği ülkelerine her hafta tonlarca taşınırken Tanzanya da halk zenginleşeceği yerde  gitgide daha da yoksullaştırdı. Çevresel bir felaket de yaşayan dünyanın ikinci büyük gölü Victoria’nın kıyısında yer alan havaalanında iki Uçak var. Biri nohut, diğeri balık  yüklü. Nohut, BM kamplarına, balık ise AB ülkelerine gidiyor. Balığı götüren Uçak, dönüşte silah getirecek Darwinin kabusunda yönetmen çektiği belgeseli yeni  dünya düzeninin ironik ve dehşet verici alegorisi  olarak tanımlıyor.  Darvin’in Kabusu dünyayı bekleyen büyük tehlikeyi, izleyenleri allak bullak eden bir  üslupla -akıl almaz görüntüler ve beklenmedik efektler- dile getiren bir  belgesel.

The Cove
Oscar’ın yanı sıra dünyanın dört bir yanında katıldığı festivallerden ödülle dönen Louise Psihoyos’un yönettiği belgesel film, Japonya’daki Taiji’de bulunan uzak ve saklı bir koyun kanlı iç yüzünü anlatmasının yanında, ölümcül bir sırra da ışık tutuyor.  İstanbul Film Festivali’nde NTV Belgesel Kuşağı’da gösterilen ve büyük ilgi gören ‘Koy’ Japonya’da yasaklandı. Japonya sahilinde, birkaç umutsuz adamın dünyadan saklamak için hiçbir şeyden kaçınmayacağı şaşırtıcı bir sır yatıyor. Bu koyda yatan gerçekler ve dünyanın okyanuslarının yürek burkan yardım çağrısı, belgeseli sürükleyici bir macera ve gerilime dönüştürüyor.
Koy, eski yunus eğitmeni Ric O’Barry’nin uzun bir kefaret arayışının sonucunda işleri yoluna koymaya karar verdiği Japonya’daki Taiji’de başlıyor. O’Barry 1960’ların uluslararası televizyon heyecanı “Flipper”ın baş kahramanını oynayan beş yunusu yakalamış ve eğitmişti. O yunuslarla girdiği yakın ilişki O’Barry’nin inançlarının radikal olarak değşmesine neden oldu. Barry vahim bir günde açık okyanustaki hayata güzelce adapte olan bu duygusal, son derece akıllı ve bilinçli yaratıkların, bir daha asla insanların esaretine alınmaması gerektiğini anladı.
Avatar
Filmin hikâyesi 22. yüzyılda, Pandora adlı bir uyduda geçer. Bir gaz devinin yörüngesinde dönen Pandora, 3-4 metre uzunluğunda, mavi insansı görünümlü, kabile kültürünü benimsemiş, saldırıya uğramadıkları sürece barışçıl olan Na’vi halkına ev sahipliği yapmaktadır. İnsanlar, Pandora’nın havasını soluyamadıkları için, sinirsel bağlantı aracılığıyla kontrol edilebilen insan ve Na’vi karışımı Avatarlar üretirler. Felç olan Deniz Piyadeleri mensubu Jake Sully (Sam Worthington), bir Avatar olarak Pandora’da yaşamaya gönüllü olur. Bir Na’vi prensesine aşık olan Sully, kendisini Pandora’yı gün geçtikçe tüketen insan ordusu ile Na’vi halkının arasındaki çatışmanın ortasında bulur. Onu en çok etkileyen şey, en nihayetinde daha iyi bir beden içinde olup, felçli olan bacaklarını tekrar hissedip ( Avatar bedeninde ) eskisi gibi koşabilmesidir. Zamanla Prenses Neytiri ile bir ilişki içine girdiklerinde, Jake artık insanların amacını tamamen unutup, Na’Vi direnişine katılarak organize bir şekilde insanlara karşı koyar. Daha sonra Na’Viler, Jake’in onlara ilk başlarda yalan söylediğini anlayınca onu öldürmeye kalkarlar ama en sonunda bu karardan vazgeçerler. Hikayenin sonu, Neytiri ve Jake’in tekrar buluşması ve Jake’in tamamen Avatar bedenin içine girmesiyle biter.

A Civil Action
Gerçek bir öyküye dayanan, hukuksal gerilim öyküsü A Civil Action, hırslı bir avukatın, sonradan kendi kişisel savaşına dönüşecek olan bir davayı üstlenmesiyle başlayan ve gelişen olayları anlatıyor. Jan Schlichtmann, ülkenin en büyük iki şirketine karşı sekiz aileyi temsil ediyor. Şirketler Massachusetts`in içme suyunu sağlayan Woburn`ü kirlettikleri ve sekiz çocuğun lösemiden dolaylı olarak ölmesine sebebiyet verdikleri için suçlanıyorlar. Çok basit görünen bu dava, genç avukatın hayatını değiştirecek olan karmakarışık hukuk savaşlarının içine düşmesine yol açacaktır.

Yarından Sonra
Dünya, doğanın gazabına uğramaktadır. Şiddetli kasırgalar Los Angeles’ı haritadan silmiş, Yeni Delhi karlar altına gömülmüş, Tokyo devasa dolu yağışıyla yıkılırken New York ani iklim değişikliği ile dev dalgaların tehditi altında kalmıştır. Bir iklim bilim uzmanı olan Jack Hall, dünyayı, küresel ısınmanın tetiklediği bu felaketten kurtarmak için çözüm arayışındadır.
Kurtuluş Günü’nün yaratıcısı Roland Emmerich, dünyayı bu kez uzaylılar tarafından değil, bizzat doğanın kendisi tarafından yokediyor. Devasa doğal felaketler, büyük paralar harcanarak ve bilgisayar teknolojisinin de katkısıyla nefes kesen gerçekçilikte sahnelere dönüştürülmüş. Denis Quaid, Jake Gyllenhaal ve Ian Holm’un da katılımıyla filmin kadrosu da en az efektleri kadar dikkat çekiyor.

Dr. Strangelove
Soğuk Savaş döneminde Ruslara saldırmak için bahane aramakta olan çılgın general Jack D. Ripper, Rusların ‘Amerikan halkının vücut sıvılarını kirlettiği’ gerekçesiyle SSCB’ne sürpriz bir nükleer saldırı yapmaya karar verir. Nükleer silahlarla yüklü bir Amerikan uçağı Rus sınırına yakın bir bölgede Soğuk Savaş döneminin tipik devriye uçuşlarından birini yapmaktayken mürettebat Ripper’dan SSCB’ne saldırı emrini alır. Bu esnada Amerikan Başkanı Pentagon’daki danışmanlarıyla bir toplantı yaparak durumu değerlendirir. Savaş yanlısı general Turgidson bu durumun Komünizmle hesaplaşmak için güzel bir fırsat olduğu görüşündedir. Fakat Rus büyükelçisi DeSadesky Amerikan makamlarına Rus savunma teknolojisinin geldiği son noktanın ürünü olan ‘Doomsday Device’dan bahsettiğinde ve Başkan’ın danışmanlarından eski Nazi bilimadamı Dr. Strangelove buluşun varlığını onayladığında durum daha da tehlikeli bir hal alır; ‘Doomsday Device’, SSCB’ne yapılacak herhangi bir nükleer saldırıda dünyadaki tüm canlıların yok olmasını sağlayacak bir karşı tehtid silahıdır…

Erin Brokovich
Erin Brockovich’in anlattığı hikaye gerçek bir olaydan alınmış. Filmin kahramanı olan Erin, genç, çok güzel ve zeki bir kadındır, ancak hayatta yapmak istediklerini gerçekleştirememiş, daha doğrusu önüne ihtiyacı olan fırsatlar asla sunulmamıştır. Üstelik evlenmeden çocuk yapmak gibi bir talihsizliği de vardır. Tek başına yaşayan Erin, bir avukatın yanında sekreterlik benzeri bir iş bulur ve bir süre sonra bürodaki dosyalardan birinde bir tuhaflık dikkatini çeker. Gayrı menkul dosyalarından birinde aynı zamanda sürüyle hastalık raporu vardır. Böylelikle patronundan araştırma yapmak için izin isteyen Erin, sonuç olarak çevredeki şirketlerden birinin üretim sırasında halkı zehirlediğini ve bunu ustalıkla gizlediklerini keşfeder. Bu arada yan komşusu olan genç adamla da hiç istememekle birlikte arkadaş olmuştur. Deri giysiler içindeki bu motosikletli adam tüm bağımsızlık tutkusuna rağmen Erin’a bağlanmıştır. Artık Erin davanın peşinden giderken genç adam evde gönüllü olarak kalıp onun küçük kızına bakacaktır. Yani kadın ve erkek rolleri bir bakıma baştan sona değişmiştir.

Food, inc
Bugün, Amerikan gıda endüstrisi için yetiştirilen bir tavuğun yaşamı yalnızca altı hafta. Hareket etmelerinin imkansız olduğu daracık kafeslerde, hiç ışık görmeden yaşıyorlar. O kadar şişmanlatılmış durumdalar ki, kendi ağırlıklarını taşımaları, ayağa kalkmaları imkansız. Bugün, Amerikalı bir çiftçinin kendi mısırını üretmesi söz konusu değil, yalnızca Monsanto’nun genetiği değiştirilmiş ve patenti alınmış mısırını satın alıp yetiştirebilir. Yine bugün, Amerika’da tüketilen etin hepsi yalnızca dört büyük şirketten geliyor. Tavukların göğüsleri büyüdükçe ve domatesler dayanıklılık adına genetik olarak değiştirildikçe, her yıl 73.000 Amerikalı E. coli bakterisinin kurbanı oluyor. Diğer yandan obezite tavana vuruyor ve şeker hastalığı daha önce görülmemiş oranlara yükseliyor. Gıda Ltd. Amerikalıların marketlerden aldıkları yiyeceklerin aslında nereden geldiğini ve bunun gelecek nesillerin sağlığı için ne anlama geleceğini anlatıyor

Sisteki goriller
Ruanda’nın balta girmemiş ormanlarının benekli güneş ışığında, gümüş sırt ve diğer dağ gorilleriyle 20 yıl yaşamış; dağ gorillerini korumaya, onların davranış biçimlerini taklit ederek çözmeye çalışan bir kadın, Dian Fossey. Sigourney Weaver karizmatik, çevresine hükmedici, idalist Fossey’i rolüyle drama dalında Golden Globe En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandı.
Dian’ın görevi gorilleri saymak, fakat zamanla onlardan etkilenmeye başlıyor, kendine özgü yöntemler geliştirerek onlarla yakınlaşmayı başarıyor. Ondan evvel hiç kimse o gorillerle adeta arkadaş olmamış, özelliklerini insanlığa anlatmamış, haliyle Dian, hala önemli bir bilim insanı, öncü zoologlardan biri…

Michael Clayton
Michael Clayton, New York’un en büyük şirket hukuku firmalarından birinde ‘sorun çözücü’ olarak çalışmaktadır. Firmasına sıkı sıkıya bağlıdır çünkü bir boşanma, kumar alışkanlığı ve başarısız bir iş kurma girişimi onu dağ gibi bir borçla baş başa bırakmıştır. Öngörülemeyen bir felaketi düzeltmesi için görevlendirilen Michael Clayton, bu süreçte nasıl bir adama dönüştüğü gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalır.

Microcosmos
Bir grup Fransız fotoğrafçısı, üç yılını, karıncalar, arılar, tırtıllar, kelebekler, salyangozlar ve örümceklerin hayatını gözlemleyerek geçirir. Sonuçta, doğanın ritmini büyüleyici bir güzellikle sergiliyor… Bir karıncayı, bir böceği incitmemek için daha dikkatli olunması amaç edinen bir belgesel. Nuridsnay ve Perennou’nun imzasını taşıyan Microcosmos, özel bir kamera ekipmanıyla çekilmiş olağanüstü bir doğa belgeseli olmanın ötesinde, böceklerin dünyasına bambaşka bir gözle bakmanızı sağlayacak çarpıcı bir film. Küçücük böceklerin devasa canlılara, bir yapraktan süzülen minicik bir su damlasının okyanus dalgalarına dönüştüğü film, hem büyüklerin hem de küçüklerin doyumsuz bir zevk alacaklarına inandığımız bir yapım. Film hem teknik hem de sanatsal açıdan mükemmel. Film harika ezgiler eşliğinde sizi böceklerin dünyasına taşıyacak

Silent Running
Stanley Kubrick’in 2001: a Space Odyssey (1968) filminin görsel efektlerini yapan Douglas Trumball’ın 1972 yılında çektiği ilk film Silent Running. Film, yeryüzünde bitkisel yaşamın tamamen sona erdiği bir dünyada geçiyor. Sadece birkaç numune Satürn’ün dış yörüngesine yerleştirilerek bu muazzam yok oluştan kurtarılmıştır. Freeman Lowell (Bruce Dern) bu numuneleri koruyan yerleşik botanikçilerden biridir. Dünyadan bu numuneleri yok etme emri gelince Lowell, hepsini kendi uzay gemisine yerleştirme kararı alır.

Silkwood
Yaşanmış gerçek bir olaydan hareketle senaryosu yazılan, Amerikan işçi sınıfın yaşantısından da kesitler sunan filmin konusu : Bir nükleer santralde laborant olarak çalışan Karen Silkwood ihmal sonucu radyasyona maruz kalır ve hayatı ciddi bir risk altına girer. Konuyu araştıran bir gazeteciyle işbirliği yapan Karen, nükleer santraller için nükleer yakıt üreten bir fabrikada işçilerin sürekli radyasyona maruz kalmalarını ve yolsuzlukları ifşa etmeye karalıdır. Karen Silkwood, arkadaşlarının can güvenliği için bir sendikayla işbirliği yapmaya başlar. Mesai bitiminde işverenlerin aleyhine delil bulmaya çalışır ve kısa zamanda hem fabrikadaki arkadaşlarıyla hem de şirket yöneticileriyle arası bozulur. Savaştığı kişiler kendiinden çok güçlü olmasına rağmen onu durdurmak için yapmayacakları bir şey yoktur. Karen, bir yandan haksızlığa karşı başkaldırıp mücadele ederken diğer yandan da mücadele etme inancını yitirmiş erkek arkadaşına destek olarak yaşamaya çalışmaktadır.

Whale Rider / Balinanın Sırtında
Whale Rider, gelenekler arasında sıkışmış bir kültürde, genç bir kızın geçmişine meydan okumasını ve gelecek için bir umut ışığı yakmasını anlatan dokunaklı bir film. Kabile şefi Koro’nun erkek ikizleri ölünce, Koro, kızı Pai’yi geleceğin lideri olarak görmek istemez. Pai olgunlaştıkça, Koro, kabile için bu talihsiz durumun kızının doğumuyla başladığına dair kendini ikna eder ve kabilesindeki insanlara, oğullarını kendisine getirmesi ve yeni liderlerini bu çocukların içinden seçeceğine dair bir çağrı yapar. Pai, Koro’yu çok sevmektedir; ancak bu yüzyıllardan beri süregelmiş geleneğe bir son vermek için onun karşısında durması gerekmektedir.

Ponyo
Ponyo, kırmızı elbise giyen ve insan olmak isteyen bir Japon süs balığıdır. Deniz kenarında, iç denize bakan bir kayanın üzerinde yaşayan beş yaşındaki Sosuke, bir sabah, kayalık sahilinde oynarken, saçlarını reçel kavanozuna sıkıştırmış Ponyo ile tanışır. Sosuke onu kurtarıp plastik bir kovaya koyar.Zaman geçtikte Ponyo ve Sosuke birbirlerine hayran kalırlar. Sosuke, Ponyo’ya korkmamasını ve onu koruyacağını söyler. Ama bir zamanlar insan olan Ponyo’nun babası Fujimoto onu okyanusa dönmesi için zorlar. Ponyo, insan olmak istediğini söyler ve istemeden de olsa dünyanın ekoloji dengesini bozar.

Lord of War / Savaş Tanrısı
Eski Sovyetler Birliği’nin elinde kalan muazzam yüklü silah stoğu gelişmekte olan ülkelere (özellikle Afrika’ya) satılmaktadır ve bunları satan silah tacirleri büyük paralar kazanır.

Silah taciri Yuri Orlov dünyanın dört bir yanına gider. En ölümcül savaş alanlarında bulunur. Kendisine aman vermeyen İnterpol ajanıyla uğraşır. İş hayatındaki rakiplerinin ve müşterileri arasında bulunan, dünyanın en kötü şöhrete sahip diktatörlerinden bazılarının hep bir adım önünde olmak için çalışır. En nihayetinde bir de kendi vicdanıyla yüzleşmek zorunda kalır.

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.