Dersim Film Festivali’nde tanıştık Sabite Hanımla. Altın Portakal’ı kazanan ve seyretme fırsatı bulamadığım “Bedensiz Ruhlar”ın yaratıcısıydı. Heyecanla sormuştum yanınızda filmin bir kopyası var mı, diye. Maalesef yoktu. Yaklaşık bir ay sonra yolumuz bu kez Ayvalık Film Festivali’nde kesişti. Orada da diğer değerli belgesellerin bir adım önüne geçerek birinciliği hak etmişti. Ve bu kez Sabite Hanımın yanında filmin bir kopyası vardı. İstanbul’a gelir gelmez izlemeye başladım. Çoğu yerde gözlerim dolarak, erkekliğimden utanarak ve kadınları bir ‘mal’ haline getiren sisteme beddualar okuyarak. Bir avuç hayat kadının hikayesine odaklanan bu eşsiz belgesel festival serüvenine devam edecek kuşkusuz. Bir gün bir yerde denk gelirseniz mutlaka izlemelisiniz. İşte bu kanlı canlı gerçek hayat hikayelerini, yalın bir dille filme alan Sabite Kaya ile yaptığımız röportaj…

Öncelikle biraz kendinden bahseder misin?

İstatistiklere göre Türkiye’nin en geri kalmış ili Muş –Varto ilçesinde, aralarında 30 yıl yaş farkı olan bir anneyle babanın ilk evladı olarak doğmuşum. Her ilk hareketine(yürüme, ilk cümle, ilk baba kelimesine vb) kızı için yedi kurban kesecek kadar kızını seven bir babanın sonsuz sevgisi arasında büyümüş şanslı biriyim. Ortaokulda, atletizm dalında başarılı ve derecesi olan bir sporcuydum. Ama çevremde yaşanan acıları anlatmak istemem nedeniyle araştırmacı gazeteci olmak isterken eğitimci oldum. Üniversite yıllarımda ve daha sonraki yıllarda tiyatroyla uğraştım. Ta ki sinema eğitimi alıp bu alanda uğraşmaya başlayana kadar.

Ama devamlı olarak 19 yıllık bir öğretmenim ve İstanbul’da yaşamaktayım. Müjdat Gezen sinema-TV bölümünde eğitim aldım. İlk olarak “Her şey Bembeyaz” adlı kısa bir film çektim. Daha sonra “Dotmam” adlı kısa bir belgesel film çektim.

 

Sizin için kısa filmin ve belgeselin tanımı nedir?

 

Kısa film, bir durumun, kısa zamanda çok işler anlatma halidir. Belgesel ise; yaşamı, yaşananları ve kişilere ait meramın, görsel olarak estetik, etki gücü yüksek neye mal olursa olsun doğrucu olması gereken bir film çeşididir.

 

İyi belgeseli nasıl tanımlarsınız peki?

 

İyi belgesel, durum ve koşullar ne olursa olsun, kişi ve kurum çıkar gözetilmeksizin, bir gerçeği tanıtabilen, düşündürebilen, İzleyende vicdan ve sorumluluk hissi uyandırarak değişime katkı sunabilendir.

 

“Bedensiz Ruhlar” Altın Portakal başta olmak üzere birçok yerden ödül aldı, ilgiyle izlendi. Bu size neler hissettiriyor?

 

Çok yaygın ama bir o kadar görmezden gelinen, vicdanların unuttuğu ama çokça acılara sebep bir konunun çok izlenmesi çok büyük bir mutluluk. Çünkü toplumda, sahtekârlık üzerine kurulu, birinin diğerine yalan söylediği, birinin diğerinin emeği üzerinden var olduğu evlilik kurumunu sorgulattığım için, özellikle toplumsal normda erkeğe tanınan sonsuz sorumsuzluk ve şımarıklığın oluşturduğu trajedilerde kadına ödetilen bedeli açığa çıkardığım için, namus kavramının, nasıl iki yüzlülükle kadına mal edildiğini, erkeğin namuslu maskesi takarak topluma nasıl yalan söylediğini açığa çıkardığım için, çok basit sebeplerle namus uğruna öldürülen binlerce kadının acısını biraz olsun düşündürebilme ihtimali bile, bir birey ve bir kadın olarak topluma bir feryadım ve çığlığım olduğu için, kendimi gerçekleştirdiğim için çok huzurlu ve mutluyum.

“Bedensiz Ruhlar”ı çekme fikri nasıl oluştu? Hangi noktalarda zorlandınız?

Kızlarını, kız kardeşlerini, eşlerini ve sevgililerini acımasızca namus uğruna öldüren babaların, sevgililerin, abi ve kocaların, kendi çıkarları ve bencillikleri söz konusu olunca nasıl el birliğiyle namus kavramını unutup ikiyüzlülük duyduğuna olan kızgınlığım bu filmi oluşturdu. Ayrıca tüm toplumsal kurum ve kuruluşların elbirliğiyle kadına yutturmaya çalıştığı kutsal annelik, yuva yapıcı kuş, iyi eş ve olmazsa “katli vaciptir” namuslu kadın rollerine duyduğum isyan, kadının emeğine ve samimiyetine gösterilen riyakarlığa duyduğum şaşkınlık turnusol kağıdı rolü olan bu filmi çekmemi sağlayan birkaç sebepten birisidir. En çok zorlandığım nokta, yaşanan acılar ve yaşamlar karşısında çaresiz kalmamdı. Bir kadının, yaşadığı zorluklara isyan ederek yeni bir yaşam arayışının, salt kadın cinsi olması nedeniyle her türlü tuzağın nasıl hazırda bekletildiğini bilmek çok şaşırtıcıydı. Kadınların ailelerinden ve sevdiklerinden uzakta yaşamak zorunda oluşları, Kimsesizler mezarlığının en çok bu kadınlardan oluşması, hepsinin çok fazlaca aile ve mutlu bir aile özlemi içinde oluşları ve değer veren, seven bir eş beklentisi çok etkileyiciydi. Ayrıca yaşananlar sadece kadınlardan ibaret değildi. Birde onların büyüttüğü suçsuz çocukların sevgisiz ortamlarda, toplumsal ve kişisel onur ve değerden yoksun suçluluk ve aşağılık kompleksiyle büyümek zorunda bırakılmışlıkları çok sarsıcıydı..

Belgesel sinemanın en büyük sorunu nedir sizce?

 

Belgesel sinemanın en büyük sorunu, ticari bir getirisi olmadığı düşünülerek gerektiği kadar desteklenmemesidir. Ayrıca bizim gibi ülkelerde, her gün onlarca acının ve sıkıntının yaşanması, gerçek hayatlara ve olaylara olan tahammülün azalmasında “belgesel film”lerin yeterince ilgiyle izlenmemesini ve desteklenmemesini etkileyen sebeplerden birisidir.

Türkiye’deki film festivallerinin, kısa filmcilere ve belgeselcilere yaklaşımları konusunda neler söylemek istersiniz?

 

Belgesel film festivalleri hariç, tüm festivallerde, belgeselcilerin üvey evlat muamelesi gördüğü çok kesin bir durum. Filmimi düzenledikleri festivalde gösterip, davet edilmeyişimi yoğun konuk sayısına bağlayarak Belgesel yönetmen’inin herhangi bir konuktan daha az değerli olduğunu bizzat yaşadım. Parasal değerinin olmayışı, basında (eleştirmenler de dahil) yeterince magazinsel bulunmayışı nedeniyle yazılıp çizilmemesi, popüler kültürün figüranı olmayan yönetmenler yada kahramanların anlatılmayışı nedeniyle yada yeterince yaratıcı bir sinema çeşidi olarak kabul edilmediği olsa gerek ki hep daha aza kanaat getirmesi beklenen bir ekip olarak festivalleri izlemek durumunda kaldık.Böylesi bir muamelenin belgeselciler açısından en güzel tarafı,birbirimize daha çok kenetlenme, bolca dost edinme gibi bir şansı tanıdığını da belirtmek isterim.

Son olarak yeni projelerinizden bahseder misiniz?

 

Çok fikir var.Ama henüz kafamda netleşmiş bir projem yok.

 

 

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Şu an aynı bölümde doktorasını yapmaktadır. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.