Aptallaşmaya ihtiyacımız var

God Bless America, yozlaşan insanoğlunun dramatik öyküsünü anlatıyor. Sakın ola bunun ABD halkı için yapıldığını sanmayın. Sizin, benim aynı derecede basitleşen ve kirlenen hayatımızın kısa özeti aslında…

SERDAR AKBIYIK

İnsanın kapitalizm tarafından aptallaştırılmasının en büyük yöntemlerinden biri televizyon. Aptal kutusu dememiz hiç birşeyi değiştirmiyor. Sonuçta yıllardır bunun üzerine filmler çekiliyor, kitaplar yazılıyor ama toplum aptallaşmaya devam ediyor. Aslında söz konusu aptallaşma içinde çok daha kötü şeyler barındırıyor. Bu yozlaşma, sömürülme ve yok olmayı getiriyor.Zamanın Ruhu’nda bu sayıda konu ettiğimiz God Bless America filmi tam da bunları işliyor.

Konusunu kısaca özetleyelim: Frank 40’lı yaşlarında boşanmış, kız çocuğu olan bir adamdır. Toplumun hayatı yaşayış şekli Frank’ı çıldırtır. İnsanların birbirlerine saygı göstermemeleri, basitlikleri, değer yargılarının her gün erozyona uğraması Frank’ı yalnızlığa ve büyük öfkeye iter. Romantik duygular beslediği işyerindeki sekreterin şikayeti üzerine yıllardır çalıştığı yerden atılan Frank en sonunda beyninde tümör olduğunu öğrenir. Bütün bunların üzerine ağzına silah dayadığı anda televizyondaki reality şovlardan birinde şımarık bir kızı ve kendisine araba alan ailesine istediği marka araba olmadığı için neler söylediğini görür. Kendini öldürmeden önce ölümü hak eden başkaları olduğunu düşünen Frank, kızı ve ailesini vurur. Tam bu cinayetleri işlerken 13 yaşındaki Roxy onu görür. Genç kız Frank’in hiç beklemediği bir tepki gösterir. Topluma karşı Frank’in taşıdığı nefretin aynısını taşıyordur Roxy. Frank’in bütün itirazlarına rağmen ikili yollarına beraber devam ederler.

Bu filmi Natural Born Killers, Bonnie and Clyde ve başka birçok filme benzetebilirsiniz. Üstelik haklı da olursunuz. Zaten God Bless America’da bu filmlere bir çok gönderme var. Ama bu film aslında Network’ün devamıdır. 1976 yılında çekilen Network nelere işaret ediyorsa bu film onların vücut bulmuş halidir. Yozlaşan ve ucuzlaşan insanoğlunun dramatik durumu resmedilir filmde.

Network’ün unutulmaz sahnesinde Howard Beale şunları der: “Ama bizden (televizyondan) hiç bir şekilde gerçeği alamazsınız. Size sadece duymak istediklerinizi söyleriz. Bunun için çılgın gibi yalanlar saçarız. Size duymak isteyeceğiniz her türlü boktan şeyi söyleriz. Biz burada ilüzyon yapıyoruz yahu! Bunların hiç biri gerçek değil! Ama yine de siz insanlar orada oturuyorsunuz, günlerce, gecelerce, yediden yetmişe, tüm renklerden ve mezhepten insanlar… Tüm bildiğiniz biziz. Burada çevirdiğimiz ilüzyonlara inanmaya başladınız. Bu tüpün gerçek ve kendi hayatlarınızın gerçek dışı olduğuna inanmaya başladınız. Tüp size ne emrederse onu yapıyorsunuz! Tüp gibi giyiniyorsunuz, tüp gibi yiyorsunuz, çocuklarınızı tüp gibi yetiştiriyorsunuz, hatta tüp gibi düşünüyorsunuz! Bu toplu çılgınlık, sizi manyaklar! Tanrı adına, siz insanlar gerçek olansınız! İlüzyon olan biziz! Şimdi televizyonlarınızı kapatın. Onları şimdi kapatın. Hemen şimdi kapatın. Kapatın ve bırakın kapalı kalsınlar! Tam cümlemin ortasına geldiğim anda kapatın şu televizyonlarınızı!

İşte Network’deki bu monoloğa karşılık God Bless America’nın kahramanı Frank şunları söylüyor: “Hiç kimse bir şeyden konuşmuyor artık. Sadece TV’de gördükleri, radyoda duydukları veya internette seyrettiklerini geri kusuyorlar. En son ne zaman birisi bir yandan mesaj atmadan ya da omzunun üzerinden TV’ye veya monitöre bakmıyorken konuştun? Bilirsin, içinde ünlüleri, dedikoduyu, sporu veya popüler politikayı barındırmayan bir konuşmayı? Yani önemli veya kişisel bir şeyi.”

Frank aslında düşüncesiz ve yoz insanları öldürürken toplumu düzeltmek gibi bir amaç edinmiyor. O sadece öfkesini kusuyor ve insanların hak ettiklerini almasının peşinde. Mesela Roxy ile sinemaya gittiklerinde cep telefonuyla konuşan ve yüksek sesle gülen gençleri öldürüyor.Gruptan sadece bir kızın yaşamasına izin veriyor. O kız da arkadaşlarını uyaran ve durumdan rahatsızlık duyan kişi. Frank bütün diğer gençleri öldürdükten sonra kıza dönüp “Telefonla konuşmadığın, yüksek sesle kimseyi rahatsız etmediğin için teşekkür ederim” deyip gidiyor.

Filmin bir diğer ilginç yönü ise filmin kendisiyle de çelişmesi. Yönetmen bütün bu önemli konuları aslında çok girift olmayan bir yolla bize aktarıyor. Hatta filmin sinema dili için kaba bile diyebiliriz. Network’ün yayınlandığı dönem 1976’da izleyiciye duyulan güven bu filmde yok. God Bless America’nın yönetmeni Bobcat Goldthwait günümüz izleyicisinin gözüne sokuyor herşeyi. İncelikli bir gönderme yapmıyor, ya basit diyaloglarla veya en sert şekilde derdini anlatıyor.

Filmin benim nazarımda en önemli taraflarından biri de kahramanların aslında yaşadıkları yozlaşmadan kurtulamamış olmaları. Frank televizyondaki şımarık kızı ve ailesini öldürürken aslında aynı öyle bir kız çocuğuna sahip. Ve o kızın bu hale gelmesinin nedenlerinden biri. Kafayı yiyene kadar kendisine kaba tavırlar takınanların hiç birine dur demiyor. Onlara yol veriyor, bu haliyle onların tavırlarını hak ediyor. Kendisine beyin tümörü teşhisi koyan doktorun büyük bir vurdumduymazlık ile tekrar ona telefon açıp “Yanlış teşhismiş” demesine tepki göstermiyor. Yanındaki Roxy ise Frank’e tacizci bir ailesi olduğunu söylerken yalan söylüyor. O aslında kendini seven bir aileye sahipken ergenliğin bunalımlarını Frank ile geçiştiriyor.

En büyük çarpıklık ise Frank ile Roxy arasındaki ilişkide yaşanıyor. Frank yaşlı erkeklerin genç kızlarla cinsel ilişki kurma isteklerinin kapitalist toplumun bir zorlaması olduğunu söylüyor. Roxy beni güzel buluyor musun diye sorduğunda bu soruyu cevaplamayı reddettiğini söylüyor. Bu sorunun cevabını vermenin bile aynı derecede bir suç olduğuna inanıyor. Fakat öykü ilerledikçe Frank’in Roxy’den etkilendiğini görüyoruz. Filmin finalinde de Roxy’e güzel olduğunu söylüyor. Kısacası film bu haliyle birey olarak çözümsüzlüğümüzü ortaya koyuyor.

Toplum yozlaşıyor, biz yozlaşıyoruz ve şu dünya üzerindeki her suçun ortağıyız. Irak’ta, Filistin’de, Saraybosna’da öldürülen her insanın katlinde bizim de payımız var. Afrika’da ve başka coğrafyalarda aç kalan insanların suçluları hepimiziz. Kendi ülkemizdeki aç insanların da sorumluluğu bizim üstümüzde. Şimdi yok o kadar da değil diyebilirsiniz. Ama öyle ve bu kabul edemediğimiz sorumluluklar bizi içten içe yozlaştırıyor. Basitliğe onun verdiği uyuşukluğa ihtiyacımız var. Aptallaşmaya ihtiyacımız var. Televizyon ne güne duruyor? Basın uzaktan kumandaya, bakın hepsi sizi bekliyor…

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.