BURCU MERCAN

 Polisiye seviyorsanız ve birbirinin neredeyse aynı tür dizilerinin yerine farklı bir alternatif arayışı içindeyseniz The Killing polisiye dizilere getirdiği yeni soluk ile derdinize derman olabilir.

Amerikan izleyicisinin altyazı sevmeyişinden midir, zaten başarısı kanıtlanmış bir dizinin tutma ihtimalinin yüksek olmasından mıdır bilinmez ama şöyle bir gerçek var; Amerika’lı dizi yapımcıları farklı ülke dizilerini amerikalılaştırmayı çok seviyor. Ve bu yeniden yapım diziler çoğu zaman büyük hayal kırıklığı yaşatıyor hem izleyiciye hem de yapımcıya. Arada orijinali kadar beğenilen, hatta bazen daha da çok beğenilen yapımlarla da karşılaşıyoruz elbette (William H. Macy’li Shameless’i hatırlatmak isterim) “The Killing” de buna en güzel örneklerden biri.

Gerçekçi Polisiye Nasıl Olur?

En İyi Drama, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu gibi dallarda, Emmy ve Golden Globe adaylıkları bulunan The Killing’in ilk sezonu 2011 yılında AMC kanalında 13 bölüm olarak yayınlandı. Şu sıralarda da ikinci sezonu devam etmekte ve bu sezonda da yine 13 bölüm izleyeceğiz.

The Killing “Forbrydelsen” isimli Danimarka dizisinin yeniden uyarlaması. Daha pilot bölümde diziye Forbrydelsen etkisiyle sinmiş Avrupa etkisini sezmek mümkün; dizi Amerika’dan çok Avrupa’da çekilmişe, oyuncular da Amerikalı’dan çok Avrupalı’ya benziyor. Seattle’da geçen dizi tekinsiz, karanlık, kaotik atmosfer yaratma konusunda şehrin gri yağmurlarını başarıyla kullanıyor. Başrollerdeki Mireille Enos (Sarah Linden) ve Joel Kinnaman (Stephen Holder) ise görünüşleri itibariyle alışık olduğumuz dizi oyuncularından farklılar, daha gerçekler. İşte bu noktada The Killing’i diğer polisiyelerden ayıran en önemli özelliğine geliyoruz; gerçekçilik.

Aslında çok orijinal bir fikirden yola çıkmış bir hikayesi yok dizinin, bir kız öldürülüyor ve 2 detektif bu cinayeti araştırıyorlar. Ancak The Killing’in temposunda bir fark var, yaratılan tekinsiz atmosfer içerisinde hikaye yavaş yavaş örülüyor. Öyle ki, tür dizilerinden farklı olarak bir bölümde bir cinayet davasına bakılmıyor, dizinin her bölümü cinayet soruşturmasının bir gününü anlatıyor bize. Hikaye yavaş ama emin adımlarla ilerlerken biz de hem olayı anlamaya hem de karakterleri tanımaya başlıyoruz. Polisleri süperkahramanlaştırmayan, kurbanı ve ailesini silikleştirmeyen dizi tüm karakterleri tanıtmayı –gerçekte olduğu gibi- zamana yayıyor, karakter çözümlemelerini hızlı yapmıyor.( Hatta karakterlerin geçmişi ile ilgili hala açık noktalar mevcut, Linden’ın önceki dava dosyası, geçirdiği hastalık, eski kocası ile ilişkisi gibi.)

The Killing tüm karakterlerine eşit mesafede yaklaşan bir dizi, insanlar gerçek birer insan gibi. Bu durum cinayeti ve kurbanı bir “nesne” olmaktan çıkarıp gerçek dünyaya getiriyor. Bize kurbanın cinayetten önce de var olduğunu, bir hayatı – bir ailesi olduğunu ve detektif denen kişinin de üstün bir varlık olmadığını, artılarıyla eksileriyle, yanılabilen bir insan olduğunu hatırlatıyor. Karakter gelişimleri o kadar önemli ki, “Missing” isimli bölümde cinayet soruşturmasından neredeyse hiç bahsedilmiyor, bu bölümde iki baş karakterimiz hakkında daha fazla şey öğreniyoruz sadece.

Kurbana ve ailesine de hikayenin akışında cinayetin detayları kadar önem veren dizi yer yer “aşırı” dramatik olmakla suçlanıyor ama kızların kaybetmiş bir ailenin yas tutma sürecinin elbette ki dramatik olması gerektiği tartışmasız bir şekilde ortada.

Başrollerdeki Mireille Enos (Sarah Linden) ve Joel Kinnaman (Stephen Holder) uzun zamandır dizi sektöründe olmalarına rağmen aslında çok bilinmeyen oyuncular. Ancak bu çok iyi bir iş çıkarmalarına engel olmamış. Kurbanın babası rolündeki Brent Sexton (Stan Larsen) harika bir oyunculuk sergiliyor. Dizinin diğer oyuncularını da şu şekilde sıralayabiliriz; Michelle Forbes (Mitch Larsen), Billy Campbell (Darren Richmond), Eric Ladin (Jamie Wright), Kristin Lehman (Gwen Eaton) ve Jamie Anne Allman (Terry Marek).

Forbrydelsen de Nedir?

Forbrydelsen, The Killing’in yeniden uyarlandığı Danimarka dizisi. 2007’de 20 bölüm olarak yayınlanan dizinin ikinci sezonu 2009’da 10 bölüm olarak yayınlanmış. Bu yıl ise üçüncü sezonunun yayınlanması bekleniyor. Kimilerine göre The Killing’den çok daha başarılı ve kendi çapında bir hayran kitlesi mevcut. Temel olarak The Killing ile aynı düzlemde ilerlese de, cinayetler ve katiller konusunda farklılıklar var.

The Killing’in Akla Getirdiği Diğer Diziler

Twin Peaks: David Lynch’in 2 sezonluk efsane dizisi Twin Peaks pek çok izleyen tarafından dizi dünyasının en iyilerinden biri olarak anılıyor. The Killing’in değilse bile orijinali olan Forbrydelsen özellikle bazı sahnelerinin Twin Peaks’i anımsattığı söylene gelmekte. Özellikle tekinsiz atmosfer, Seattle konusu ve kurbanlar Twin Peaks ve Killing’i yakınlaştıran unsurlar. Alıntı demeyelim ama bazı sahneler ile Killing Twin Peakse saygı duruşunda bulunuyor diyebiliriz gönül rahatlığı ile.

Luther: BBC kanalının toplam 2 sezonu olan ama ancak 10 bölümü bulunan dizisi Luther kendi fanatik severleri bulunan bir dizi. Bu durumda başroldeki Idris Elba’nın mükemmel oyunculuğunun da etkisi büyük. Idris Elba bu polisiyedeki rolüyle en iyi erkek oyuncu dalında pek çok ödül kazandı. İyi polisiye denilince The Killing ile birlikte Luther’ın ismini de zikretmemek hakszılık olur.

Sherlock: Polisiye denince akla gelen en önemli karakterlerden biri elbette Sherlock Holmes. Sherlock bu önemli karakterin BBC kanalı tarafından günümüze uyarlanmış dizisinin adı. Toplamda 6 bölümü yayınlanan dizi 2011 BAFTA ödüllerinde tüm ödülleri sildi süpürdü diyebiliriz. Hal böyle olunca bu güzide uyarlama da The Killing ile birlikte anımsanması gereken günümüzün en önemli polisiye düzülerinden biri oluyor.

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.