Ali ulvi uyanık

“Şansa Bak – 50/50 “/ Yönetmen: Jonathan Levine

 Senarist Wiil Reiser’ın kendi deneyimlerinden yola çıkılarak yazdığı öykü, 27 yaşında, aniden kanser olduğunu öğrenen ve ‘vücudunun kendi kendine saldırması” durumuna hazırlıksız yakalanan genç adam ile çevresindeki insanların bu süreçteki zorlu sınavını anlatıyor. Gerçekçilik ve o ölçüde de acı bir mizah filmin tonunu belirlemiş. Kanserle mücadele ederken de hayata alaycı bakabilmenin bu umutlu hikâyesi, tek bir dost için bile hayata tutunmanın değer olduğuna ikna ediyor. Ve Joseph Gordon – Levitt, abartmadan, nüansların hakkını vererek şahane bir oyun çıkarıyor.

“Açlık Oyunları – The Hunger Games” / Yönetmen: Gary Ross

 Geleceğin totaliter devletinde ana kentin çevresindeki yoksul bölgelerden toplanan 12 kız ve 12 erkek ergenin tek biri sağ kalana dek birbirlerini öldürme eğlencesi, akla hemen “Salò o le 120 giornate di Sodoma”(1975) ile ” Batoru rowaiaru”yu (2000) getiriyor. Ama korkmayınız. “Açlık Oyunları”,öncelikle, öyküdeki ölüm oyununda yer alan yeni yetmeler gibi aynı kuşaktan seyirciyi hedeflediği için, andığım çok sert iki filmin yakınından bile geçmiyor: Serinin devamında kurulacak ‘aşk üçgeni”nin sinyallerini veren bir gençlik filmi hoşluğunda… Yetişkin seyirci için, sıradanlıkla, kavram sanatçılarının dikkate değer yaratıları arasında bir yerde takılıp kalabilir.

 

 

“Gri Kurt – The Grey” / Yönetmen: Joe Carnahan

 

Alaska’da, gezegenin gözden ırak ‘soğuk cehennem’inde çalışan ve yaşamla tek bağları eşleri ve/veya çocukları olan, yokluklarında kimsenin hatırlamayacağı yedi petrol işçisi bir uçak kazasından sağ kurtulurlar… Vahşi doğada hayatta kalmak için mücadele ederlerken korktukları saldırganlar, yaşam alanları tehdit altında olan kurtlardır. Bu film, evet, sıkı bir aksiyon; evet, soluksuz izlenen bir macera… Fakat asıl, koyu, kopkoyu bir dram. Görevi, çalışanları tehdit eden kurtları öldürmek olan keskin nişancı ne kadar zavallıysa, finalde karşılaşacağı lider kurt da o denli zavallıdır. Bu, ‘kaybedenlerin öyküsü’dür. Sinemanın en gerçekçi uçak kazası bölümlerinden biri de dâhil, ‘çarpan’ sahneleriyle de bir yönetmenlik dersidir.

 

 

“Elveda İlk Aşk – Un amour de jeunesse” / Yönetmen: Mia Hansen-Løve

 

“İlk aşkın ağırlığını üzerinden atmaya çalışan” yazar-yönetmen, belli ki, Camille karakteri: Sullivan’a çok âşık, çok bağlı, çok tutkulu. Tüm bir yaşam, kendisi ve Sullivan’la akacak, o kadar! Oysa erkek hem maceracı, hem temkinli, hem de özgür… Camille, ayrılık sonrası sığınacağı limanı bulur: Hocası olgun adam (aynen, annesini terk edip genç birine sığınan babası gibi)! Yıllar sonra, Sullivan’la tekrar karşılaştıklarında yine kabarsa da duyguları kızın, değişen bir şey olmayacaktır! Şüphesiz, her insanın aşk deneyimleri farklı: Film, seyirci üzerinde derin bir etki bırakmayan ama iyi anlatılmış bu ilk aşk hikâyesiyle bazılarımızı bir yerlerden yakalamakta sadece.

 

“Gizemli Adaya Yolculuk – Journey 2: The Mysterious Island ” / Yönetmen: Brad Peyton

 

‘Bir aile filmi’nin anatomisini incelerken başvurduğumuz kriterlerin tamamına yakını mevcut. Her çocuğun düş dünyasını zenginleştiren klasik romanlara bir saygı duruşu söz konusu ki, Jules

Verne uyarlaması olsa da, Jonathan Swift ve Robert Louis Stevenson’a da atıfta bulunup günümüzde geçen hikâyeyi çocuklar için cazip hale getiriyor. Yine küçük yaşları hedeflemiş, doğaldır ki basit yazılmış diyaloglarla babalar ve çocuklar arasındaki ilişkileri serüvenin paraleline yerleştirmiş. Sinemanın ‘tehlikede kalmış insan’ malzemesini sık ve beş karakterin her birini bir tehlikeyi bertaraf etmek için kullanan formülü de bilinen, ancak her seyircinin yeniden hissetmek istediği trükleri içeriyor: Yıl itibariyle ulaşabileceğiniz en üst düzey aile eğlencesi!

 

 

“John Carter: İki Dünya Arasında – John Carter” / Yönetmen: Andrew Stanton

 

Tarzan’ın da yaratıcısı Edgar Rice Burroughs’un tam yüzyıl önce yayımlanan “Under the Moons of Mars” öyküsünde yer alıp, daha sonra “Barsoom (Mars)” serisinin kahramanı olan John Carter, Amerikan İç Savaşı’nda karısı ve çocuğu ölen bir kurban. Farklı ırkların aralarında süren savaşın kızıl gezegenin kaderini değiştireceği bir dönemde Mars’a ışınlanarak olaylara müdahale ederken, bir savaşçı asker olarak kendi ‘insanlığının’ özüne ulaşıyor. Çeyrek milyar dolarlık bu büyük macera, İngiliz görsel etki şirketlerinin yepyeni ve heyecan verici deneyimler sunmasına vesile olmuş. Sözün kısası: Gerçek bir 3 Boyut duygusu içinde, sinemada eğlenmenin tam karşılığı! Dileyen metninin siyasal göndermelerine de kafa yorabilir.

 

“Siyahlı Kadın – The Woman in Black” / Yönetmen: James Watkins

 

İngiliz korku sineması geleneğinin izini takip eden ‘intikam peşindeki hayaletin öyküsü’, ünlü yapım firması Hammer’ın yeniden doğuşunu müjdeleyen ve geçen yıldan bu yana seyrettiğimiz üçüncü film. Viktoryan dönem tarzının ve gotik korkunun ana unsurlarından eski, ıssız ev ile eşyaları neredeyse başrolde. Küçük kasabanın çocuklarına musallat olup canlarını alan hayaletle karşılaşmalar da, ‘sıçratma anları’nı oluşturuyor. Fakat hikâye 95 dakikalık süre için yetersiz… Mesela, 21 dakikalık bir ‘Alacakaranlık Kuşağı’ bölümü için idealmiş, daha birçok film gibi. Son karede, hayaletin o bakışı unutulmaz olsa da, tüm bir filmi kat etmek sıkıcı gelebilir.

 

 

“İyi Olan Kazansın – This Means War” / Yönetmen: McG

 

“Charlie’nin Melekleri”nden bu yana bir ‘aksiyon canavarı’ kesilen yönetmen McG öyle bir aşk üçgeni kurmuş ki, ilk bakışta cazip gözüküyor: Kız, Oscar’lı Reese Witherspoon: Sevimli ve âşık olunacak cinsten… Her şekilde ve anlamda ‘sıkı’ iki erkek ise, CIA ajanları rollerinde Chris Pine ve Tom Hardy! Ancak, şık mekânlar, çaplı hareketler, hız, seksapellik, neredeyse salona yayılan parfüm kokuları, filmin o önemli eksiğini dolduramıyor: Üç oyuncunun birbirleriyle tutmayan kimyaları! Film, seyredeni rahatlatmıyor; aksine kasıyor. Film için oluşturulabilecek bir yığın kombinasyonun en olmaması gerekeninde karar kılınmış yazık ki!

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here