“Melankoli – Melancholia / Yönetmen: Lars von Trier

Sanatçı melankoliktir. Melankoli de sanatı besleyen ana damarlardan biri. Lars von Trier bir melankoliktir! Ve bakınız insana. Ne görüyorsunuz? Programlanmış karbon tabanlı yaratıklar: Evlen, çocuk doğur, aldat, sömür, para kazan, öldür, dünyaya sımsıkı bağlan yani ‘normal ol’! Oysa hüzün kaplamış her yeri… Umut yok! Evrende nokta bile değil bu gezegen ve ‘anormal’ ölmek hakkımız; çünkü egemen değil, zavallılarız: İki zıt kız kardeşin ‘kıyamet’ ateşinde -diğer yedi milyarla birlikte- yok olmasının özü bu! Aklınız bu noktaya, kalbiniz ise sinema denilen ( belki de Trier gibi bizleri de yaşama bağlayan tek neden) olağanüstülüğe takılı kalacak!

 “Ejderha Dövmeli Kız – The Girl with the Dragon Tattoo” / Yönetmen: David Fincher

 Saygın, zengin, ırkçı, ahlaksız, kadın düşmanı, işkenceci ve seri katil aynı adam; aslında İsveç gibi uygar bir ülkenin şiddetini temsil ediyor. Biseksüel, aykırı, bağımsız, ‘suçlu’, araştırmacı, zeki, soğuk kız Lisbeth ile araştırmacı dürüst gazeteci Mikael bu şiddetin ortasında garip bir ilişkinin içine girerek, dramatik gerilimin ‘her anlamda’ acıtıcı dünyasına davet ediyorlar okuru/seyirciyi. Danimarkalı yönetmen Niels Arden Oplev’in çektiği ilk sinema uyarlaması başarılıydı. David Fincher, bu İngilizce çeviriminde, dövmeli kızı birazcık daha’ duygusal bir eğime’ yönlendirmiş. İlk filmin ‘soğukluğu’ hala hissedilir olduğundan, bu ikincisinin üzerimizde nasıl bir etki bıraktığını tanımlayamıyoruz.

“Tutku Günlükleri – The Rum Diary” / Yönetmen: Bruce Robinson

‘Beyaz kapitalist’in yerli işbirlikçilerle ‘doğayı paraya’ , halkı da ‘parya’ya çevirmeye başladığı yeni cennetlerden biri olan Porto Riko’da, ‘uçuk’, ‘kafası bozuk ‘ bir Amerikalı gazeteci, kendisinden de ‘arızalı’ iki meslektaşıyla birlikte kalemini özgür, onurunu da dik tutabilir mi?

1960 başında, ‘soğuk savaşa rağmen insanlığını korumak’, günlüğün sayfaları arasındaki tüm o çılgınlık içinde bile fark ediliyor. Hunter S.Thompson’ın romanının uyarlaması, örneğin Terry Gilliam’ın filme çektiği diğer eseri “Fear and Loathing in Las Vegas” denli keskin ve vurucu olamamış. Meselesini anlatabilse de, bütün itibariyle ‘edepli’.Ve ilginçtir, her filmde de rol alan Johnny Depp, bu ikincisinde, sahneyi, Michael Ripsoli ve Giovanni Ribisi’ye bırakmış.

“Çizmeli Kedi – Puss in Boots” / Yönetmen: Chris Miller

Aslında oldukça dramatik bir masallar toplamı. Tabii ki “Shrek” geleneğine uygun biçimde eğilip bükülmüş, kayıtsızca değiştirilmiş. Yetimhaneden iki ‘kader mahkûmu’ olan Çizmeli Kedi ve Humpty Dumpty (dahi yumurta), tüm suç öykülerindeki arkadaşlar gibi, ihanet ve intikam sarmalının içinde! Bu ‘kara film’, hareket, müzik, dans ve aşkla beslenirken de, her seyirci için çekici hale gelmiş. Güzel, büyüleyici ve zeki varlıklar olan kedilere özel ilgi duyanlar bazı ayrıntıları daha iyi yakalayıp keyiflerine keyif katacaklar.

“Karanlık Saat – The Darkest Hour” / Yönetmen: Chris Gorak

Seyirci alt yaş sınırı 13 olan bu filmin içeriğinden korkmamamız, gerilmememiz, heyecanlanmamamız ve öykü akışını merak etmememiz için ne gerekiyorsa tastamam! Çünkü bu kez dünya dışından gelen varlıkların dünya istilasına Moskova sokaklarından bakmamız dışında yeni hiç bir şey olmadığı gibi, karakterler ham bırakıldığından ve gelenler de kusursuz enerji biçimleriyle cazibeli gözüktüklerinden, insanların yok edilmelerine dair kaygı duymuyorsunuz. Karakterler iyi oluşturulmayınca, kahramanlıklar da oldukça kof görünüyor zaten. Görsel etkiler bir filmi kurtarabilseler ne iyi olurdu değil mi? Evet, bu filmdeki savaşta tarafım belli: İstilacılar!

“Neşeli Ayaklar 2 – Happy Feet Two” / Yönetmen: George Miller

Antarktika’nın hayvan sakinlerine (imparator penguenler, denizaslanları, kerevitler) Hollywood müzikallerinin dans figürlerini uygulatmak ve insana özgü kişilik özellikleriyle dört başı mamur bir öykünün kahramanları yapmak, daha önce iki “Babe” ile bir küçük domuzun gözlerinden dünyaya bakmamızı sağlamış George Miller’a yakışırdı zaten. Animasyonun özelliklerinden biri, baba-oğul ilişkisini merkeze aldığı hikâyenin omurgasına küresel ısınma sorununu yerleştirmesi… Böylece güncelden kopmayarak, toplumsal dayanışmaya dikkat çekmesi. Ağlatan sürpriz ise, oğul Erik’in, Puccini’nin “Tosca” operasından zor bir arya olan “E lucevan le stelle”yi söylemesi!

 

“Artist – The Artist” / Yönetmen: Michel Hazanavicius

 

Sessiz sinemada tüm temel öyküler anlatılmış ve başyapıtlar çekilmiştir… Bu sav, sinema öncelikle görsel bir sanat olduğundan değerlidir. İşte “Artist” de, sinemada bir öykü anlatırken görsel dilin esas ve bazı diyalogların sadece ‘yardımcı’ olduğunu ispat ediyor. Bunu sıkıcı biçimde değil, sessiz sinemanın biçimsel ve artistik özelliklerini yineleyerek, en önemlisi de eğlendirerek gerçekleştiriyor. “Artist”in, sinemanın doğum yeri olan Fransa’dan gelip en büyük film endüstrisine sahip Kuzey Amerika’yı fethetmesi anlamlı… Mel Brooks’un, 1976 yılı yapımı güldürü başyapıtı “Deli Dolu”dan (Silent Movie) bu yana çekilmiş en dikkate değer sessiz film!

“Karanlıktan Korkma – Don’t Be Afraid of the Dark” / Yönetmen: Troy Nixey

 İç mimar babası ile sevgilisinin yenilemesini yaptıkları eski, karanlık malikânenin derinliklerinde yaşayan küçük varlıklarla temasa geçen küçük kız, başta kendisi, herkesin yaşamını tehlikeye atar! Öykü bu! Diş (tercihen çocuk dişleri) ve kemiklerle beslenen, aslında başka boyuttan gelip karanlıkların en dibine ‘itilmiş’ bulunan ve ‘Gremlinler’e benzeyen bu saldırgan canlılardan korkmanız gerekirken, farklı bir okumayla, onların yaşam mücadelelerini dramatik bulmanız olası. Yapım ve senaryo ortağı Guillermo del Toro olunca, klişeler içinde böyle bir ‘ters etki’ normal tabii… İlgiye değer doğrusu. Bir de, 7 yaşından bu yana kameraların karşısında olan 1999 doğumlu Bailee Madison var ki, gerçekten müthiş bir oyuncu!

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.