SERDAR AKBIYIK

Nar filminin güzel oyuncusu İrem Altuğ filmdeki rolünü değerlendirirken son günlerde artan kadına şiddet için de çarpıcı saptamalarda bulundu…

Ümit Ünal’ın Nar filmi kadın ağırlıklı oyuncu kadrosu ve senaryosuyla dikkat çekici bir yapım. Filmin başrol oyuncusu İrem Altuğ ile bu fazla alışık olmadığımız sinema dilini ve öyküyü konuştuk. Laf lafı açarken söz son dönemlerde yaşanan kadına şiddet konusuna geldi. Altuğ toplumun içinde bir öfke olduğunu, kadınlara uygulanan şiddeti gördüğünde istemeden de olsa o şiddeti uygulayanlara öfkelendiğini yani kendisinin de aslında toplumdan farklı bir durumda olmadığını söyledi. Bu yıl senaryosunu yazdığı ve oynadığı kısa filmiyle Cannes Film Festivali’ne katılan güzel yıldız, yoğun duygular yaşadığında kaleme daha fazla ihtiyaç duyduğunu anlatırken yönetmenlik için gerekli tecrübeye sahip olmadığını da sözlerine ekledi…

Projeyi tercih etme sebebiniz nedir?

Birincisi, Ümit Ünal. İkincisi senaryo müthişti. Bu ikisi benim için yeterli. Karakter de çok güzel. Senaryoda dört karakter var. Hepsi birbirinden hoş yazılmış ve çok güzel sunulmuş oynaması çok keyifli karakterler. Zaten Ümit Ünal ne yapsa oynarım.

Filmde dört karakter var ama baskın karakterler kadın. Bu anlamda da biraz kadın odaklı bir film sayılabilir mi?

Tabi kesinlikle.

Kadın filmleri pek yapılmıyor. Sizin tercihlerinizde bu etkili oluyor mu, böyle bir bakış açınız var mı?

Ben Amerika’da okurken hocalarımız kadın oyuncuların bu meslekte tutunmasının çok zor olduğunu söylerlerdi. Zaten çok erkek dünyası bir iş. Yapım kısmı da, yazılan roller de hep erkek üzerine. Seyrettiğimiz yabancı filmlerde de bu böyle. Türkiye’de de böyle olması beni şaşırtmıyor. Tabi ki kadını tamamen olmasa da yarı yarıya ön plana çıkaran filmler daha güzel. Ben daha çok keyif alıyorum kadın izlemekten. Başka kadın oyuncuların performanslarını izlemenin de kendi oyunculuğuma daha çok katkısı olduğunu düşünüyorum.

Filmin finalinde fantastik bir gönderme var. Bu, Türk sinemasında tüketilmesi zor bir anlatım olduğu için pek gördüğümüz bir dil değil. Bu konuda yorumunuz nedir?

Benim için çok tercih konusu değil ama bence çok hoş bir final. Zaten film şaşırtmalarla dolu. Baştan sona hiç bir şey gözüktüğü gibi değil. Gerçek son anda ortaya çıkıyor. Tam gerçek dediğimiz anda da başka bir finalle o gerçekliği de başka yere taşıyor. Her şeyin ne kadar değişeceğinin, herkesin hayatta her rolü üstlenebileceğinin altını çizen bir final sahnesi oldu. Bence çok orijinal, ben çok beğendim. İnsanlar belki anlamakta güçlük çekebilir ama biraz düşünsünler. Her şey pişirilip sunulmasın. Yerken birazcık tadını alalım, hazmedelim. O sahne bunu biraz düşünsel kılıyor. Televizyon hayatımızda çok fazla yer aldığı için, her şey çok basit anlatımlarla sunulduğu için zor bir şey saçma gibi geliyor ama bence asla öyle değil.

Amerika’da eğitim gördünüz. Türkiye’deki sistemle Amerika’daki sistem arasında ne gibi farklar görüyorsunuz?

Sinemaya gelene kadar o kadar çok halledilmesi gerek konu var ki. Her şey olması gerektiğinin dışında yürüyor. Bize her şey biraz daha geç sunulduğundan, oluşum da geç çıkıyor. Buna bağlı özentilik ortaya çıkıyor. Yabancı ülkelerde bir dizi yapılıyor biz de aynısını yapalım, orada bir film çekiliyor aynı aksiyon sahnesini biz de çekelim deniyor. Halbuki kendi özümüze dönüp kendi köklü ve güzel geçmişimizden bir şeyler çıkarsak daha güzel olur. Ama sektör bu konuda çok farklı. Başka ülkelerde, televizyonda da, sinemada da yapılan işler çok daha orijinal. Çalışma şartları, sektör koşulları, sendikalar daha oturmuş olduğu için çok büyük farklılıklar var.

Oyuncular sendikasına üye misiniz?

Hayır

Üye olmayı düşünüyor musunuz?

Aslında düşünüyorum. Gideceğim bir türlü fırsat olmadı. Kafamda soru işaretleri var. Gidip konuşmam gerekiyor. Bir kısmını festivalde konuştuk. Kafamda başka şeyler var.

Sundance Film Festivali’ne gittiniz. Yapılanmayı, oyuncuları gördünüz. Oradaki havayı kokladınız. Burada da Altın Portakal, Altın Koza gibi film festivallerini gördünüz. Farklı olarak ne görüyorsunuz? Bu festivallerde sizi rahatsız eden bir şey var mı?

Elbette çok büyük fark var. Öncelikle bütçe olarak bir fark var. Ben bu sene Cannes Film Festivali’ne de gittim. Bir kısa filmim vardı, oraya seçildi. Orada da müthiş bir festival havası, çok güzel bir organizasyon vardı. Her şey mükemmeldi. Türkiye’de bütçe farkından dolayı çok büyük aksaklıklar ortaya çıkıyor. Halkımız çok festival meraklısı değilmiş, çok desteklemiyormuş gibi geliyor bana. O kadar başka gerçekler ve zorluklarla uğraşıyor ki insanlar. Festivalleri çok sahiplenmiş bir ruh görmüyorum. Ama yine de festivallerin olması çok güzel. Yine de bir şekilde birilerinin ucundan tutup devam ettiriyor olması çok saygı duyulacak bir şey. Bence zaten genel anlamda biz organizasyon konusunda çok başarısızız. Ben San Francisco’da tiyatro okurken beş ayrı bölüm vardı; oyunculuk, yazarlık, yönetmenlik, teknik tiyatro ve sahne amirliği. Sahne amirliği gibi bir bölümden mezun olan ve tiyatroda, çok büyük organizasyonlarda bu işi yapmak için eğitim almış insanlar var orada. O yüzden her organizasyon o kadar başarılı oluyor ki…

Siz ne okudunuz?

Ben oyunculuk okudum ama sahne amirliği dersi de aldım. Ne kadar zor olduğunu gördüm. Burada öyle bir eksiklik var. Hep orijinallikten uzak. Bizim festivallerimizde Oscar müziği çalıyor. Neden çalsın ki. Bizim çok daha güzel müzik yapabilecek insanlarımız var. Bunlar beni rahatsız ediyor.

Sizin kısa filminiz var. Bu kısa film hangi ihtiyaçlardan doğdu? Bu projeyi neden yaptınız?

Öncelikle ben yönetmedim. Ertuğrul Tüfekçioğlu isminde Los Angeles’dan bir arkadaşıma rica ettim o yönetti. Ben yazdım, yapımcılığını üstlendim ve oynadım. Projeyi yapma sebebim de işsizlikten doğdu. Ben hep yazıyordum. Yazmak benim için çok güzel bir dışavurumdur. Düşüncelerimi daha güzel kontrol altına alabiliyorum. Kendimi daha iyi ifade ediyorum. Çok disiplinli olmasa da ara sıra bir şeyler yazıyorum. Kısa film senaryolarım, öykülerim var. Bu hikayeyi yazdığımda çok hoşuma gitti. Çok kolay çekebileceğimi düşündüm. İnsanlar da çok teşvik etti. Ertuğrul çok ilgilendi. Ekipman anlamında her şeyi o toparladı. Öyle keyifli bir şeye giriştik. Hep yazdığım şeyleri yapmak istiyordum. Yönetmek anlamında değil de, kağıtta kalmasın, birine vereyim, oluşsun diye düşünüyordum. Biri ucundan tutunca gerçekleşti. Filmi 2,5 günde çektik ama üç ay filmin sesi, müziği, renkleri ile uğraştık. O bölümde de ben vardım. Çok burnumu soktum ama bir şeyler öğrendim. Filmin sonrasının da ne kadar zor olduğunu birinci elden görmek benim için iyi bir ders oldu.

Bu söylediklerinizden oyunculuk dışında da üretimlerinizin devam edeceğini mi anlamalıyız?

Yazma kısmı hep olan bir şey. Herkes yazıyordur. Yazmıyorlarsa da yazsınlar. Çok rahatlatıcı bir durum ve bunu yapmak için sadece bir kalem kağıda ihtiyaç var. O kısım hep var oldu ve olacak. Ne kadar disiplinli devam ederim onu bilemiyorum. Bu yaz senaryo atölyelerine de katıldım. İşi biraz daha öğrendim. Devam etmek istiyorum. Yazdığım uzun metraj bir senaryo var. Ben çok severek yazıyorum ama muhtemelen korkunçtur. Benim için önemli olan benim seviyor olmam. Yönetmenliğe gideceğimi sanmıyorum. Öyle bir birikimim yok henüz. Yıllarca oyunculuk yapmış olsam da onu biraz daha bu işi okumuş, gözü farklı biri yapsın isterim. Çok haddime değil.

Yazarken sizi tetikleyen şey nedir?

Genelde çok fazla düşünüyorum. Bir anda kafam karışıyor ve o karışıklık anında karışıklığın içinden çıkabilmek için yazıyorum. Ya da çok yoğun duygular hissettiğim zaman, kendimi anlamak adına o hislerden yola çıkarak yazıyorum.

Türk sinemasının kadın yazarlara, kadın senaristlere ve kadın yönetmenlere çok ihtiyacı var. Türk toplumunda zaten hep kadınla ilgili bir problem olmuştur ama son dönemde bir kadına şiddet davası var ve bu çok gündemde. Gündemde olmasının sebebi de artmış olması. Bu sizin yazmanız için bir sebep olabilir mi?

O kadar korkunç bir durum ki… Galiba biraz fazla öfkeli bir toplumuz. Kadın burada aciz olan taraf gibi geliyor. Ne kendimizi, ne de başkasını sevemeyen, sevgiden yoksun bir toplumuz. Bu sevgi yoksunluğunun yarattığı öfke de dışarı atılmadığı için öyle bir şeye yöneliyor sanırım. İnsanlara önce kendini sevmeyi öğretmek lazım. “Aynı şiddeti ona da yapalım” demek aklıma geliyor ama bu bende de öfkenin tohumlandığını gösteriyor. Şiddet toplumsal bir durum.

Aslında filminizdeki rolünüzle de biraz örtüşüyor

Evet. Genelde her filmde bir karakter biraz seyircinin rolünü üstlenir. Her şeyi seyirciyle beraber öğrenir. Bazen öyle tepkiler verir ki o tepkiler seyircinin tepkisine denk düşer. Ben de kendi rolümü biraz öyle hissettim. İlk başta çok kurnaz, her şeyi bilen bir kadın gibi davranırken sonra gerçekler tek tek yüzüne vurulduğunda çok şaşırıyor. Büyük bir şaşkınlık içine düşüyor. Öyle hissettim filmde de.

Serra Yılmaz ile beraber oynadınız. Serra Yılmaz ile oynamak nasıldı?

Ben çok hayran kaldım. Bir kere çok güzel gözleri var ve çok derin bakıyor. Karşısında oynamak çok zor. Onu izlerken kendimi unuttuğum anlar hatırlıyorum. Tedirgin değil, yavaş yavaş gidiyor, çok hakim. Onun karşısında rahatlığa kavuşmak birkaç günümü aldı. Çok hoş sohbet, çok eğlenceli, çok kültürlü. Anlatacak bir sürü hikayesi var. Oturup saatlerce dinlenebilecek bir insan. Biz 89 yılında Karılar Koğuşu filminde onunla aynı sahnedeydik. 20 küsur sene sonra tekrar karşılaşmak çok ilginç oldu. O zaman benim küçük bir rolüm vardı ve konuşma imkanımız olmamıştı. Benim için o anı çok büyük bir yerde.

Şimdi sizin dizileriniz de var. Bu bir devamlılık gösterecek mi? Dizi ve sinemayı bir arada götürmeyi düşünüyor musunuz?

Ben aslında hep tiyatro eğitimi aldım. Amerika’da da tiyatro okudum ama orda tercihim değişti. Sinema daha ilgi çekici olmaya başladı, özellikle bağımsız sinema çok hoşuma gitti. Çok film izlemeye başladığım için kamera önü mü, sahne mi olmalı diye karar vermek zorunda hissettim. Bir yere yönelip oradan devam etmem gerektiğine karar verdim. O yüzden de buraya geldiğimde diziler oldu, sinema filmleri de oldu. Benim için asıl olan tabi ki sinema. Çok seçici davranıyorum. Sırf iş olsun, para kazanalım diye düşünmüyorum. Tutuyorum kendimi. Sinema anlamında da sırf oynayayım, bir yerde gözükeyim diye bir işi kabul etmedim. O yüzden senaryonun, ekibin güzelliğine bakarak seçmeye çalışıyorum.

 

 

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.