Fırat Sayıcı

“Son yılın kısa filmlerinde teknik imkanların artmasına rağmen anlatım yetersizliği ve süre sorunları gözlenmekte…”

 Dünya ortalamasında kısa film yarışmalarında en çok ödül kazanan eserlerin süreleri 7 dakikadır. Ancak, Türkiye’deki kısa filmcilerin çoğu ideal kısa film süresinin 7-10 dakika olduğunu bilmesine rağmen buna uymayı tercih etmiyor. Süre konusunda 15 dakikanın altında akıllıca kotarılmış işler görmek pek mümkün değil. Daha çok 15 dakika ve üstü, çoğu zaman ortalama 20 dakika, ara sıra da 25-30 dakikalık işlerle karşılaşıyoruz festivallerde ve katıldığımız yarışma jürilerinde. Son olarak Kasım ayında 23.sü düzenlenen ve Türkiye’nin en köklü kısa film festivali/yarışması olan İstanbul Uluslararası Kısa Film Festivali’nde jüri üyeliği yaptım. Hilmi Etikan’ın büyük bir özveriyle uzun yıllardır gerçekleştirdiği festivalin diğer jüri üyeleri arasında yönetmen Selim Güneş, sinema yazarı Banu Bozdemir, görüntü yönetmeni Feza Çaldıran, oyuncu Devin Özgür Çınar, yönetmen Mehmet Güleryüz, televizyon yapımcısı Binnur Feyizli, belgeselci Yasin Ali Türkeri vardı. İlk beş ismin kurmaca dalında değerlendirmede bulunduğu ortalama 250 filmin arasından 28 tanesi gösterime hak kazandı. Açıkça söylemek gerekirse ilk kez fazla tartışmaların olmadığı bir jüriydi. Jürinin büyük çoğunluğu sonuçlarda hemfikirdi.

Buradan yola çıkarak 2010-2011 dönemi içerisinde Türkiye’de çekilen kısa filmler hakkında gözlemlerimi aktarmak istiyorum. Tabi bunu yaparken film isimleri kullanıp o filmleri çeken arkadaşları üzmek istemem. Dolayısıyla da sadece benim değil, diğer jüri üyelerinin de ortak kanılarını aktararak genel gözlemler sunacağım, daha iyiye hep beraber ulaşmak adına…

Öncelikle yazımızın başlığında da olduğu gibi teknoloji konusunu açmakta yarar var. Zira 2000’lerin başına dek kısa film çekmek için zor bela kamera, ışık..vs. gibi teknik imkanlar bulan yönetmenler, şimdilerde ise, neredeyse 35 mm tadında görüntüler sunan kameralar (ve hatta fotoğraf makineleri), eskisine nazaran daha portatif ve güçlü ışıklar, daha ucuz ses ekipmanları…vs. bulabiliyorlar. Peki ya sonuçlar? %80’i yetersiz… 30-40 yıldan bahsetmiyorum, sadece 10 yıl öncesindeki imkanların yanında ne büyük avantajlarının olduğunu bile bilmiyorlar. Edindikleri son model HD kameraları nereye koyacaklarına bir türlü karar veremeyen ve ağırlıkla standart dışına çıkmaktan korkan yönetmenler, hikayelerini ifade etmekte de yetersiz kalıyorlar. Kapalı mekanlarda ışıklandırma yaparken ya aşırıya kaçan (patlak diye tabir ettiğimiz) resimler ya da utanmasa grenlenecek! derece karanlık görüntüler elde ediyorlar. Sese ise hiç girmeyelim… Ortam sesi almaktan ve bunu kullanmaktan bile aciz yönetmenlerin varlığı bizleri hayli şaşırtıyor.

Gelelim biraz da filmlerin cast durumlarına. Eskisine nazaran daha az görülse de, eş dost akrabayı oynatma garipliği halen devam etmekte. Amatör oyuncuların varlığı bile filmi 1-0 mağlup başlatıyor. Hele ki, normalde 35-40 yaşlarındaki şahısların canlandırması gereken rolleri, hala 20-25 yaş grubundakilerin canlandırdığını görünce dumur oluyoruz. Özellikle son yıllarda gözlenen (ve aslında zaten olması gereken) olumlu bir gelişme bile bazı filmlerin başarısını arttıramıyor maalesef; profesyonel oyuncu kullanmak… Çoğu konservatuar kökenli ünlü oyuncuların rol aldığı filmlere büyük umutlarla izlemeye girişip, ‘bu da mı gol değil be!’ düşünceleriyle baş başa kalmak bir hayli umut kırıcı oluyor. Zira genç yönetmenlerimiz bir şekilde filmlerinde oynamaya ikna ettikleri söz konusu isimleri yönetemeyince, onlara istedikleri doğrultuda rol veremeyince, sonuç hüsranla noktalanıyor. Çoğunlukla da bu kötü deneyimle karşılaşan oyuncu, bir sonraki kısa film teklifine oldukça temkinle yaklaşıyor. Bu durumu artıya çevirmek için sanırım çok daha iyi hazırlanmış bir set ve oyuncuyla baş başa uzun bir prova gerekiyor.

Kısa filmin özü, parlak fikri en kısa yoldan yine parlak bir finale taşımaktır. Senaryo konusunda özgün işler çıkmıyor değil ancak yine bunların çoğu parlak fikirlerini hedefe ulaştıramıyorlar. Bir kısa filme yakışmayacak şekilde uzun ve ağdalı bir anlatım süreciyle örülen filmler, özgün fikirlerini de bu sayede kurban ediyorlar. Özene bezene çektikleri ama montajda atmaya bir türlü kıyamadıkları sahneler, filmlerinin de katili oluyor çoğunlukla. Yeri gelmişken rahatsız olunan bir durumu da dile getirmem gerek. Çoğu filmin başında                 -inanması güç bir şekilde- sanki bir uzun metraja başlıyor edasıyla jenerik mevcut. Oyuncuların adı, yönetmenin adı ve işi daha da ileri götürenlerde sesçisinden, ışıkçısına tüm ekibin adı yer alıyor. Hayretle izliyoruz…

Tüm bu amatörlüklerin, aceleye getirmelerin kanımca iki sebebi var. Bu filmleri üretenlerin büyük bir çoğunluğu Sinema-Tv öğrencileri. Dolayısıyla da okudukları okullarda, hocaların verdikleri ödevler, ders geçme ya da bitirme projeleri (ki bunların en büyük amacı sinema yapmayı öğretmektir/öğrenmektir) olarak çekilen eserler festivallere/yarışmalara gönderilince işler karışıyor. Çekiliş amacıyla ulaşılmak istenen amaç birbirinden fersah fersah uzakta. Hal böyleyken ödüle ulaşmak ya da beğeni toplamak ya da en azından festival seçkisine girmek oldukça zorlaşıyor. Nasıl olsa ders için bir kısa film çekmiştim, bunu neden bir yarışmaya göndermeyim ki? düşüncesi öğrenci arkadaşların en büyük yanılgısı. Bu arkadaşlar, böyle bir işe kalkışacaklarsa da, en azından filmi yeniden kurgulayıp, fazlalıkları atsınlar derim. Diğer önemli sebep de bu tarz noksan kısa film üreten arkadaşların amacının, kısa filmi bir sıçrama/öğrenme tahtası olarak görmesi. Uzun metraja, diziye, klipe, televizyona, reklama bir basamak olarak görmek ve bu doğrultuda antrenmanlar yapmak elbette ki yanlış değil. Yanlış olan, bu tarz çalışmalarla festivallerden olumlu sonuçlar elde edilebileceğini düşünmek. Zira zamanında yaptıkları işlerle her festivale damgasını vuran isimlerin çoğunun sektör içinde (Akademisyen, reklamcı, televizyoncu…vs.) yitip gittiğine şahit oluyoruz. (Sözüm yanlış anlaşılmasın, bu kayıplar kısa filmcilik adına kötü gelişmeler sadece…)

Uzun lafın kısası, kısa film, kendine has bir felsefesi olan, özveri isteyen, kesinlikle baştan savma bir çalışma sistemini hak etmeyen bir sanat ürünüdür. Bu noktalara dikkat eden kısa filmci arkadaşların bu doğrultuda bir yaklaşımla çok daha iyi sonuçlar elde edebileceği ise aşikar. Tıpkı dünyada olduğu gibi…

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Şu an aynı bölümde doktorasını yapmaktadır. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.