SERDAR AKBIYIK

Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikayesi ve Musallat 2 filminin güzel oyuncusu Türkü Turan 2011 yılında üç filmle birden sinemalara konuk oluyor. Bu patlamanın sebeplerini ve son filmini konuştuk.

Onu ilk önce Reha Erdem’in filmi Kosmos’da attığı çığlıklarla ve çizgi dışı güzelliğiyle filme anlam katan performansıyla tanıdık. Bu hafta vizyona giren Onur Ünlü filmi Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikayesi’nde de karşımıza çıkınca “Tamam” dedik “İşte sinemanın ayrıksı bir değeri.” Türkü Turan’ı bu iki film dışında korku filmi Musallat 2’de ve Toprağın Çocukları filminde de seyredeceğiz. Düz siyah saçları, çekik gözleri ve oynadığı role kendini adamasıyla gelecekte daha çok karşımıza çıkacağına inandığımız Turan’la sizin için konuştuk.

Projeyi kabul etme sebebiniz nedir?

Tabii ki Onur Ünlü. Onur Ünlü adını duyunca zaten senaryoyu daha okumadan kabul etmeye karar vermiştim. Fakat alışkanlık olarak senaryoyu okuyup onun da çok güzel olduğuna karar verdim.

 

Senaryoda size farklı gelen şey neydi?

 

Zaten Onur Ünlü’nün bütün senaryo ve filmlerinin ortak özelliği bizim gördüğümüz konulara görmediğimiz açıdan bakıyor olması. Celal Tan ve ailesinin aşırı acıklı hikâyesinde de aile kavramına hiç bakmadığımız taraftan bakmış. Biz aileyi hep güzel, birbirine sıkı sıkı sarılan, destek olan olumlu bir düşünce olarak kabul ediyoruz, Celal Tan ve ailesinde durum biraz daha farklı. Senaryo “Ailemize sıkı sıkı sarılırken bir gariplik var mı, bir hata yapıyor muyuz, haksızlıkları da savunuyor muyuz” diye düşündürtüyor.

 

Film bir taşra kasabasında geçse de ilişkiler olabildiği kadar şehirli…

 

Orta sınıf ve üstü üzerine yapılan filmlerde ve dizilerde daha çok zengin aileler görüyoruz. Orta direk içinde olan aileleri pek görmüyoruz. İzlediğim filmler ve diziler açısından bu sosyolojik statüdeki bir aileyi görmek farklı geldi. O yüzden hoşuma gitti.

 

Rolünüzü biraz tanıtabilir misiniz?

 

Aslında ilginç bir karakteri canlandırıyorum. Bir öğrenciyim ve Selçuk Yöntem’in canlandırdığı Celal Tan karakteri benim okuduğum okulda bir anayasa profesörü. Başıma gelen bazı talihsiz olaylardan dolayı intihara kalkışıyorum ve o beni kurtarıyor. Celal Tan ile birbirimize âşık olup evleniyoruz. Filmin başından itibaren de ilişkimizin ve ailemizin başına talihsiz şeyler geliyor.

 

Filmin kadrosu çok geniş, çok tecrübeli isimler var. Bir oyuncu için tecrübeli isimlerle rol paylaşmak gerçekten yararlı bir şey midir? Bu yarar nedir?

 

Kesinlikle çok yararlı bir şey. Tansu zaten Türkiye’nin en iyi oyuncularından bir tanesi ve hocalık yapıyor. Hemen onun yakasına yapışıp ne yapacağım, nasıl oynayacağım konularında fikir alışverişleri yaptım. Bülent Emin Yarar provayı izlediğinde hemen ona koşup ne yapmam gerektiğini soruyordum aynı şekilde Selçuk Yöntem’den tavsiyeler alıyordum. Değişik fikirler alabileceğim, değişik bakış açılarına sahip birçok oyuncu olduğu için çok şanslıydım.

 

Oyunculuk olarak bir eğitiminiz var mı?

 

Var ama şöyle, lisedeyken 2 sene bir atölyede çalışmaları izledim. 2-3 sene önce Vahide Gördüm’ün 35,5 oyunculuk atölyesinde birinci sınıfı bitirdim.

 

Alaylı oyuncuların, mekteplilere göre avantajları oluyor mu?

 

Tabii ki. Çünkü sete hiçbir şey bilmeden çırılçıplak gidiyorsunuz ve her şeye aç oluyorsunuz. Çok iyi oyunculuk bilip de sete giden insanlar mesela kamerayla, ışığın nereden geldiğiyle, yönetmenin nasıl baktığıyla çok ilgilenmiyorlar. Daha çok oyunculuğa bakıyorlar ama yaptığımız iş aslında ışığını almaktan tutun, objektifin kaç olduğuna kadar değişen bir şey. Tabii insan yeni olunca ister istemez her şeye dikkat etmek zorunda kalıyor. Böylece bence daha iyi öğreniliyor. Profesyonellerle çalışınca da daha yararlı şeyler öğrenebiliyorsunuz. Hiçbir şey bilmiyorum, bir egom yok. Her şeye aç bir öğrenci şeklinde gittiğim için bir şeyler almam daha kolay oluyor.

 

Reha Erdem, Onur Ünlü çok önemli yönetmenler. Onların yönettiği filmlerde rol almanızı neye bağlıyorsunuz?

 

Gerçekten bilmiyorum ama Reha Erdem’in çok aradığı bir tip vardı, o tipe fiziksel olarak çok yakınmışım o yüzden beni seçti. Fakat Reha Erdem beni seçtikten sonra diğer insanlar da “Reha Erdem bu kızı seçtiyse bu kızda muhtemelen bir şey var” diye düşünüp beni tercih etmiş olabilirler. Sette çok pozitifimdir, çok çalışkanımdır ve piyasa küçük olduğu için bu çok hızlı duyulan bir durum. O yüzden sette sağlam duran, dikkatli, disiplinli oyuncular daha çok tercih edilir. Sanırım bu yüzden de tercih ediyorlar.

 

Sizin dört filminiz var. Bunun üç tanesi 2011 yılında. Bu patlama nasıl oldu? Bir kariyer planlaması mıydı?

 

Hayır diyemeyeceğim şeyler üst üste geldi. Ben böyle bir şey beklemiyordum. Toprağın Çocukları filmi bir yıl önceden belliydi zaten. Ali Adnan Özgür’le arkadaş olduk. Filmin senaryosu hazırlanırken de beraber çalıştık. Ben o dönem Çakıl Taşları’nda oynuyordum. Çakıl Taşları erken bitti. Birkaç dizide konuk oyunculuk yaptım ama filmlere hazırlanacak çok vaktim oldu. Ondan sonra Celal Tan geldi. Baktım tarihler uyuyor. Fakat sonra ‘Musallat 2’ geldi. Bir de Toprağın Çocukları ve Musallat’ta başrol oyuncusuyum. 30 gün boyunca aralıksız çalıştım, dolayısıyla ne yapacağımı bilemedim. Bu yoğunluğu kaldırabilir miyim diye düşündüm fakat çok güzel program ayarladılar ve üçbuçuk ayda üçünü de tertemiz bir biçimde bitirmiş oldum.

 

Yönetmen olmak gibi bir isteğiniz var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Aslında sosyoloji okuduğunuz zaman dünyadaki bütün sanatlara ucundan değiyor. Ben Türk sineması üzerine, sosyolojiyle sinemayı harmanlayan çok fazla tez, ödev yaptım. O yüzden zaten bu kulvarda koşmak istiyordum. Oyuncu olmayı o zaman beklemiyordum.

 

Yavaş yavaş ısınıyorsunuz kamera arkasına?

 

Aslında ben sette, özellikle Musallat filmi setinde ışık kamyonunun içindeki malzemelerin isimlerini ve ne işe yaradıklarını öğrenmekle başladım. Celal Tan’da ne yapılıyor, nasıl açılar kullanılıyor, ne his verilmek isteniyoru inceledim. Oynadığım dizide de bakıyorum şu an. Bu yaz Toprağın Çocukları’nda gece ışığı yapmaya başlamıştım. Beni “Best girl” olarak jeneriğe yazacaklar sanırım. Boş zamanlarımda kamerayı kurcalamaktan, gece ışığı kurmaya kadar her şeye hakim olmaya, öğrenmeye başladım. Sağ olsunlar izin verdiler. Aslında bir nevi asistanlık yapıyorum.

 

Bir senaryo çalışmanız var mı?

 

Bir tane senaryom var ama şu an 10 sayfa. Senaryoya dökülmüş değil ama 10 sayfalık çok ilginç bir hikayem var. Çekilmesi de çok zor. Onu ben çekemezsem Onur çeksin isterim.

 

Türk sinemasında kadın yönetmen sayısı çok az. 80 sonrasında 90’larda sinemada feminizm bir şekilde vardı. Fakat 90’ın ikinci yarısından itibaren, özellikle 2000’lerde kadın oyuncu olarak çok fazla ve yeni isim olmasına rağmen bu derdi paylaşan, o cesareti gösteren veya o faturayı ödemek için yola çıkan isim sayısı çok az. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Bunu zaten çok fazla dile getiriyorum. Reha Erdem’le veya Onur’la konuştuğum zaman da “Ne olur bir kadın hikâyesi çekin, kadın gözünden çekin” diye söylüyorum. Çünkü sinemada olan kadın karakterler de erkek gözünden kadınlar hep. Hatta kadın yönetmenler de erkek hikâyeleri çekiyorlar. Özellikle de sosyolojide okuduğum ve kadın dünyasını önemsediğim için benim çok takıldığım bir konu. Yazdığım hikâye kadın hikâyesi mesela. Özellikle de iyi hikâye yazan ve çeken insanlarla arkadaş oldukça kadın hikâyesi çekmeleri için baskı yapıyorum. Bizim jenerasyonumuz büyüdükçe, kendine güveni geldikçe kadın meseleleri olan senaryolar yazılacak ve filmler çekilecek.

 

Toplumun kadına bakış açısı belli. Cesaret gerektiren rollerde oynayacak mısınız? Bunun faturasını ödemeye hazır mısınız?

 

Eminim edeceğim. Mesela Beren Saat bunu yapıyor. Son iki dizisinde de oynadığı kadın karakter güçlü ve gerçekten kadın gözünden, kadın karakterler. Fatmagül’de tecavüze uğradığı için garip bakıyorlar. Türk toplumunda bu var. Senaryoyu gerçek zannediyoruz. Konuşulan şeylerden bunları duyuyorum ama her şeye rağmen cesaret edip o tarz karakterler canlandırmakta fayda var. Beren buna cesaret etti. O yüzden oynadığı karakterler açısından ona çok saygı duyuyorum. Bana da böyle bir şey gelirse, ben de cesaret etmek isterim.

 

Sizin tipiniz aslında çok çizgi dışı. Bu durum sinema için çok güzel bir şey. Ancak bazen bunun dezavantajları da olabilir. Mesela Şerif Sezer’in de tipi çok değişik. Onunla konuştuğumda “Aslında tipimin farklılığı bana dezavantaj getirdi ve ben bunun faturasını ödedim” demişti.

 

Aslında sinemada böyle bir sınır yok. Bu yaz 17 yaşında bir kızı, 27 yaşında bir öğretmeni, edilgen bir kadın karakteri oynadım. Böyle küçük gösterip aslında yaşı büyük olmanın avantajı var. Fakat dizilerde bu öyle değil. Dizilerde biraz daha fiziksel olarak Türk toplumunun sevdiği, etine dolgun kadınlar tercih ediliyor. Dolayısıyla başrol, esas kadın rolleri, bütün diziyi kaldıracak roller bana çok gelmiyor. Gelse de benim çok hoşuma gitmeyen şeyler geldi. Fiziksel olarak zayıf olduğum için böyle rollerin gelmediği oluyor. Eskiden şikâyetçiydim ama artık değilim. Bence yan karakterler de çok önemli. Güzel herhangi bir şey gelirse oynuyorum.

 

Mesleğe televizyon dizileriyle başladınız. Özellikle yeni oyuncular için televizyon dizileriyle başlamak bazen oyunculuk anlamında bir sakatlık yaratabiliyor. Bunu nasıl geçmeyi planlıyorsunuz?

 

Bu aslında biraz Faruk Teber sayesinde oldu. Faruk Teber alışılmış dizi yönetmenlerinin çok dışında bir adam ve beni kameranın karşısına ilk oturttuğunda ben hiçbir şey bilmiyordum. Çünkü her şey koşuşturma içinde çekildiği için dizilerde çok vakit olmuyor. Alt metin çalışması yapmak, uzun uzun rol üzerine çalışmak, sahne üzerinde konuşmak pek mümkün olmuyor ama Faruk Teber dört sahneyi bir gün içine yayarak bunların hepsini yaptı. Bana alt metnin ne olduğunu, çalışmanın, disiplinin nasıl bir şey olduğunu, karakterin nasıl çıkacağını uzun uzun anlattı ve çalıştık. Teber çok iyi bir yönetmen, diziyi sinema filmi gibi çektiği için sinema filmi oyuncusu gibi tecrübe edindim. Öyle bir şansım oldu benim.

 

Profesyonel bir oyuncu olarak ilk yönetmenlik tecrübesini yaşayan bir yönetmenle oynamak sizin için bir risk içeriyor mu?

 

Kesinlikle taşımıyor. Ali Adnan Özgür’de bunu gördüm. Gerçekten ne yaptığını bilen birisi. Oturup konuştuğunuz zaman kafalarınız uyuşuyorsa, aynı yöne bakıyorsanız, filmle ilgili aynı şeyi istiyorsanız o film zaten güzel oluyor. Teknik aksaklıklar hepsinde olabilir. İsterse kötü gözüksün ama kafası çalışan, iyi hikayesi olan bütün yönetmenlerle çalışmalı bence insanlar.

 

 

Cinedergi okuyucularına herhangi bir mesajınız var mı?

 

Normalde sinemayı sanat filmi ve gişe filmi olarak ikiye ayırıyoruz. Aslında böyle bir şey yok. Herkesin izleyebileceği çok sağlam filmlerde yapılabiliyor ve bence Celal Tan bunun en iyi örneklerinden bir tanesi olacak. Hem alt yapısı çok sağlam, içinde gerçekten sanat olan bir film hem de herkesin anlayabileceği, sevebileceği bir gişe filmi de olacak.

 

 

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.