Fırat Sayıcı

“Türkiye’deki kısa filmcilerin en büyük hedefi Altın Portakal almaktır. Bakalım bu sene hangi filmler yarışacak?”

 Bundan yaklaşık 4-5 sene önceydi sanırım. Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin bahçesinde Türkiye’nin ilk kısa filmcilerinden sayılan Artun Yeres’le röportaj yapacaktım. Artun Yeres’in telefon numarasını kızından, sanat yönetmeni ve kısa filmci sevgili Natali Yeres’ten almıştım. İyi kötü kısa filmle ilgilenen biri olarak, benim için bir hayli önemliydi bu röportaj. Artun Bey’le karşılaştık, masasına oturdum ve o muhteşem kişilikle konuşmaya başladım. Oldukça kibar, ne söylediğini bilen, birikimli, donanımlı bu duayenle gerçekleştirdiğim röportaj, sonradan yaptığım onlarcası içinde hep en önemlisi olarak kaldı benim için. Bu röportajdan yaklaşık bir yıl sonra 2007 Kasım’ında kaybettiğimiz usta sanatçının cenaze törenine katıldığımdaysa bambaşka duygular içerisindeydim. Geçen ay Altın Portakal’da karşılaştığım Natali’den, bu ay bu röportajı Artun Yeres anısına yeniden yayınlamak istediğimi (küçük çaplı bir izin alma) söyleyince, o her zamanki insanın içine bakan gülüşüyle, çok mutlu olurum Fırat, dedi.

Artun Yeres’i, yani Türkiye’nin ilk kısa filmcilerinden olan bu ustayı belki tanımayan gençler vardır diyerek bu röportajın genç kısacılara katkı sağlayacağını düşünüyorum. Yerimizin darlığından dolayı kısaltılmış bir halde yayınlayacağımız röportajın tamamı ise sadibey.com’da mevcut.

 

Kendinizden biraz bahseder misiniz?

 

İstanbul doğumluyum. Eğitimimi ilköğretimden sonra Fransız okulunda okuyarak tamamladım. Güzel sanatlara ve resme karşı bir ilgim vardı. Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinde bulundum. Bedri Rahmi, hocalığın yanı sıra, bana yol gösteren, yaşamı belirleyen bir kişi olarak, bende önemli bir iz bırakmıştı. Daha sonra sinemaya merak sarmıştım. Bu arada sinema nedir, ne değildiri öğrenmek ve sinemayı yakından tanımak için bir ara yurtdışına gidip geldim. Dönüşümde Türkiye’de nasıl film çekildiğini merak ettim. Ömer Lütfü Akad’ın bir film hazırlığında olduğunu öğrendim. Gittim ve kendisine asistanlık yapmak istediğimi söyledim. Dedi ki, “benim asistanlarım var, sen kimsin?” Ben her gün setine gitmeye başladım. Çünkü model olarak Ömer Hoca’yı daha çok merak ediyordum. Sinemasını, tarzını… Sonradan film çekimlerinin yarısında beni asistan olarak aldı yanına. Ondan öğrendiğim çok şey oldu. Bir gün bana “Niye geliyorsun? Ne yapmak istiyorsun?” diye sordu. “Hocam” dedim, “Türkiye’de bir film nasıl çekiliyor? Neler yapılıyor? Bunları öğrenmek istiyorum” dedim. O da bana şu cevabı verdi; “Türk sinemasında ne yapmaman gerektiğini öğrenirsin, başka da bir şey öğrenemezsin” dedi. Daha sonra Sinematek’in kuruluş aşamasında Onat Kutlar ve Sungu Çapan’la bir tanışıklığım olmuştu. Ben de o kadroya dahil olmuştum. Hisar’da bir kısa film festivali yapılacağını duyduk. Bende bu yarışma için kendimce bir kısa metraj çektim. Biz o zamanlar Sinematek’te toplanan bir avuç gençtik. Var olan sinemaya karşıydık. Farklı düşüncelerimiz vardı. Ülkenin yapılanması da o yıllarda çok farklıydı. 68 yılları. Devrimci ideolojiye doğru inançlarımız gelişti. Kendi harçlıklarımızla bir dergi çıkardık. Çok sert bir manifesto yayınladık, var olan Yeşilçam sinemasına karşı. Kimimiz öğrenciydik, kimimiz ev geçindirmek zorundaydı. Şimdiki gibi kolay ulaşılabilen film makineleri yoktu. Film bulunmuyordu. Filmleri stüdyoda yıkama zorunluluğu vardı. Bütün bunlar ekonomik olarak güçtü. Ama bu işlere soyunmuşsak bütün bunları göze almamız lâzımdı. Neticede film üretilemedi. Böylece genç sinema doğamadan kürtaj olup gitti.

 

Kendi çalışmalarınıza dönecek olursak?

 

O yıllarda Amerika’nın Vietnam saldırganlığı vardı. Sadece fotoğraflara dayalı bir film yapmıştım. Bir de Goya’nın “Savaşın Felâketleri” adlı bir gravür serisi var. İşte o gravürde çizilenlerle, Amerikan emperyalist askerlerinin mazlum halka yaptıkları paralelde, aynı resimlerdi. Sanki o gravürlere bakılıp fotoğraf çekilmiş gibiydi. Sonuçta film sansür tarafından engellendi. Yurtiçi, yurtdışı gösterimleri yasaklandı. Dost ülkeyi rencide etmek gibi bahaneler bulundu. Oysa ben tüm fotoğrafları Amerikan Konsolosluğu’ndan ve dergilerinden edinmiştim. Ardından Nazım Hikmet’in sakıncalı olduğu yıllarda, onun bir şiirinden yola çıkarak, ağır yük işçilerini anlatan yarı belgesel bir film yaptım. O film de yok oldu veya yok edildi. Bilmiyorum. Bütün bunlardan sonra ben koptum tabii. Özür değil ama ekonomik ve ailevi sorunlarım da vardı. Çalışmam da gerekiyordu. Onun için gazetelerde yazılar yazdım, fotoromanlar çektim. Yani kendi kendimi sattım. Böylelikle tecimsel filmler yaparak piyasaya girdim. Uzun yıllar böyle devam etti. Yaşlandığımı hissedince, “artık kendi inançlarım doğrultusunda film yaparım” dedim. Yapamazsam da kısa filme geri dönerim dedim. Zorunluluk olarak değil tercih olarak… 1995’de “Buluşma” adlı bir film çektim. Severek yaptığım ve sevdiğim bir filmimdir. Yapımcıyla alâkalı olarak magazinsel bir talihsizlik yaşadı bu filmim. Film birkaç salonda oynayacakken, bir salonda gösterildi. Beşinci gün kaldırıldı gösterimden. Festivallere gönderilmesi engellendi. Filmi kaçırarak bir iki festivale sokabildim. Daha sonraları ressamlarla ilgili, onların tablolarından yola çıkarak onların iç dünyalarını kendi yorumumu da katarak yansıtmak istedim. Bunlardan 6-7 tane yaptım. Fırsat buldukça da yapacağım. Bunların yanı sıra belgesel tasarılarım var ama yapabilir miyim, yapamaz mıyım bilemiyorum. Ara sıra da boş kalmamak için sinema üzerine kitap çalışmaları yapıyorum. Kendimi hem oyalıyorum, bir yandan da geliştiriyorum hâlâ.

 

Kısa film üretiminde nelere dikkat edersiniz?

 

Öncelikle öz ve biçimi ayırmamamız lâzım. Kendimi nasıl yenileyebilirim endişem var. Oyuncu, müzik, renk, neler görünüyorsa, bu daha önemli, daha öne çıkmalı demiyorum. Aynı derecede önem vermemiz lâzım. Zaten önemsemediğini hiç kullanmayacaksın.

 

Biraz festivaller üzerinde konuşalım… Kimisinin festival enflasyonu olarak nitelediği hızlı bir artış var… Hatta son zamanlarda televizyon kanalları ve özel şirketlerde giriyor bu işin içine. Nedir bu durum?

 

Bu başıboşluktur, bu denetimsizliktir. Ben yıllardan beri Kültür Bakanlığı yapacak kimlikte bir bakana rastlamadım. Ali gidiyor, Veli geliyor. Hepsi aynı. Ne olacak bu artış. Herkes kısa film çekiyor, herkes şenlik yapıyor. Ama kimsenin aklına bunları şekillendirmek gelmiyor. Örneğin yoksulluk üzerine, aşk üzerine, çocuk üzerine… vs. Belki bu kısa filmcilerin üzerine bir sorumluluk yükler. Öğrenci filmleri de aynı yarışmaya katılıyor, kısa film yapmak isteyen de aynı yarışmaya katılıyor. Yani bir abur-cubur şeklinde gidiyor. Pek sıhhatli bir şey değil.

 

Genç kısa filmcilere neler söylemek istersiniz?

 

Keşke şimdiki nesil de kendi aralarında birleşseler, toplansalar. Bir amaç uğruna bir şeyler üretseler. İnsan bunu bekliyor. Çünkü sürekli bir değişim var. Ama maalesef bu değişim umutsuzluğa doğru gidiyor. Her şey gençlerin elinde çünkü. Kendilerini değiştirecekleri ve geliştirebilecekleri gibi, ülkelerini ve dünyayı da değiştirebilirler. Belki ütopik bir bakış bu ama bu inancı da taşımazsa insan mistik bir umutsuzluğa doğru gider. Sinema yapmak isteyen birinin umut taşıması lâzım ve kendisini sevmese bile insanı ve yaşamı sevmesi lâzım. Ben buna inanıyorum. Bakıyorum, umutsuzluktan mı, ülkenin bugünkü koşullarından mı bilmiyorum, genç nesilde bir kabûllenme, bir razı olma durumu var, başkaldırma dürtüsü yok. Daha bir burjuva bakışı, bana dokunulmasında ne olursa olsun durumu var. Bunlar beni çok tedirgin ediyor. Bir de kanımca, kurmacadan önce belgesel çalışmaları lâzım. Sinemanın gizi hayatın içinde çünkü. Belgesel çalışmak, hem sonradan yapacağı filmler için bir rehber niteliğindedir, hem de kendi daha çabuk gelişir. Belgesel, yaşamdan bir kesit göstermek, bir durum saptamaktır. Biraz Godardvari düşünüyorum; hiçbir zaman sonuç vermemeli, bir durum göstermeli. Truffaut’un “400 Darbe”si gibi. Hollywood kalıplarını sevmiyorum. Biraz silkinmek lâzım. Olaya beğenilme açısından bakıyoruz. Çevremiz, yakınlarımız tarafından beğenilmek tatminini yaşamaya çalışıyoruz. Bu tam bir burjuva yapısı. Bunu da delmemiz lâzım.

 

 

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Şu an aynı bölümde doktorasını yapmaktadır. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here