Kaan Karsan

Spielberg’e kendi sinemasının en favori sahnesini sorunca “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar” filminde, gökyüzüne afallamış bir vaziyette, büyük bir şaşkınlıkla bakan sarışın çocuğun sahnesini söylemektedir. Seyircisine o çocuğun şaşkınlığını aynen yükleyebildiği müddetçe filmlerinin sürükleyici olmayı başaracağını düşünen Spielberg, bu sahnede “şaşkınlık” hissiyatını saf bir çocuğun gözünden sunmaktadır ki, o duygu perdede alabildiğine temiz bir şekilde belirsin ve bir çocuğun masumiyetiyle parlasın. Spielberg’in çocuk karakterleriyle olan ilişkisi, çocuklara duyduğu sevginin bir ürünü olmanın ötesinde, sinemasının yapıtaşlarından biri haline gelmiştir artık. “Çocuk” ve “çocukluk” her daim Spielberg filmlerinin başrolündedir. Bu ay gösterime giren ve sinemayla azıcık dahi ilgilenen tüm bünyelere büyük bir heyecan veren Ten Ten şeferine kadeh kaldırıyoruz bu yazıda.

  1. T. (1982)

Spielberg 1982’de, yani “Raiders of the Lost Ark” harikasından bir sene sonra çektiği E.T ile, obsesif bir şekilde, tutkuyla bağlı olduğu üçüncü tür üzerine ikinci filmini çekiyordu. “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar” kafamızın içerisine yavaş yavaş giren Spielberg, bu kez çocuğun ve çocukluğun üzerinden yabancıyla olan teması anlatacak ve korku, şefkat, dostluk gibi kavramları da en saf halleriyle gözler önüne sunacaktı. Kendini kendi gezegeninden ve zamanından çok uzaklarda, dünyada bulan E.T. karakterini, insan algısının ve normlarının asık suratlı yardımıyla, “çirkin” sıfatıyla tanımlamak mümkündü. Ancak bu çirkinlik, genel olarak Spielberg’in insan önyargılarını rahatça sunabilmek adına bilinçli olarak seçtiği bir maskeydi aslında. O maskeyi E.T’nin bedeninden çıkaran, E.T’yi yabancılığını umursamadan, çirkinliğinden korkmadan tanıyan ve bu iyi kalpli canlıyla ruhsal ve duygusal bir bütünlük sağlayabilenler ise çocuklardı. Spielberg’in kuşak kuşak, hayal güçlerini şekillendirmeye başladığı “o devrin” çocukları ise, kendilerini uzun bir süre takip edecekleri, harika bir yönetmenin sinemasının içinde buldular.

Empire of the Sun (1987)

“Çocuğun gözünden yabancı” filminden sonra “çocuğun gözünden savaş” filmiyle beş sene sonra tekrar “çocuk” dünyasının dalgalı sularına giren ve her zaman bizzat bir çocuk olacağının da sinyallerini veren Spielberg, bu kez bir kargaşanın orta yerinde annesinden ve babasından ayrı kalan, savaş ortamında kaybolup tek başına kaldıktan sonra hayatta kalmaya çalışan bir çocuğun hikayesini anlatıyordu. Spielberg’in İkinci Dünya Savaşı’nın nispeten daha az bilinen ve daha az deşilmiş bir sürecinden yola çıkması filme hazır bir orijinallik katıyordu. Bir çocuğun büyüme hezeyanlarına yoğunlaştığı kadar savaşın acı yüzünü de gösteren filmde, çocuk rolünü de Christian Bale üstleniyordu. Ölüm ve savaş kavramlarıyla bir çocuğu oldukça hafif bir şekilde yüzleştiren film, her anıyla dokunaklıydı ve ustalıklı bir sinemanın olgun bir ürünüydü. Spielberg, bu filmle hem savaşın hem de çocukların iç yüzüne kadar hakim olduğunun görsel bir ispatını sunuyordu.

Hook (1991)

Artık kendisine dört bir yanda “dahi” denilen, yaptığı filmler kadar kendi adı da markalaşan Spielberg, hiç kuşku yok ki yapılmış en farklı, en özgün Peter Pan uyarlamalarından birini yapacak kişiydi aynı zamanda. Dustin Hoffman ve Robin Williams gibi iki müthiş oyuncuyu karşı karşıya getiren film, yalnızca Dustin Hoffman’ın “Captain Hook” yorumunu görmek için bile izlenilmeyi hak ediyordu. Peter Pan’ın Neverland’e mecburi dönüşü, Spielberg’in gerçek anlamdaki ilk çocuk filmiydi aslında. Genelde çocukları filmlerinde saf duyguların tercümanı olarak kullanan ve onların dünyasından güç alan Spielberg, bu kez o dünyaya bir hediye sunuyordu. Her yönüyle bir aile filmi olan Hook, çocuklarla birlikteliği hiçbir zaman sonlanmayacak olan Spielberg’in hiç kaybolmayan çocuk ruhunu gözlemlemek açısından önemli bir filmdi. Zaten fantastik bir Spielberg filmi, izlenmeden önce bile çok büyük bir merak unsuru oluşturan bir eser haline çoktan gelmişti. 80’lerin çocuklarından sonra, 90’ların çocukları da artık Spielberg ile büyüyeceklerdi.

Jurassic Park (1993)

Spielberg sinemasında hem ticari hem de sanatsal bakımdan mihenk taşlarından biri olarak kabul edilebilecek olan Jurassic Park, çocuklar başta olmak üzere filmi izleyen herkesin üzerinde bıraktığı derin etkiyle tek başına bir kültür haline geldi. Sabahtan akşama değin dinozor isimleri öğrenmeye başlayan dönemin çocukları, belki artık sözüm ona daha ciddi ve önemli işlerle meşgul; ancak bu filmin etki alanının ne kadar geniş olduğunu hiçbir şekilde değiştirmiyor. Dinozorları bir korku unsuru haline getiren ve yine küçük bir çocuğun bakış açısını filminin her anına yediren Spielberg, yine çocuk oyuncularıyla çok iyi anlaşıyordu. Sinema tarihinin büyük ticari başarıları arasına da adını yazdıran film, kendinden sonraki devam filmleriyle de bir seri haline gelirken hiçbir zaman cazibesini yitirmedi aslında. Üzerinden geçen yaklaşık yirmi seneye rağmen, halen ilk dönem yaşattığı heyecanı bünyesinde muhafaza eden ve birçok filme giden yolda kapı açan bir sinema kültürüne dönüştü hatta. Film dünün çocuklarına hitap ettiği kadar, bugün ve yarının çocuklarına da hitap ediyor ve edecek. Bunu Spielberg sinemasının herhangi bir virgülüne bakarak anlamak mümkün.

Artificial Intelligence: AI (2001)

Stanley Kubrick ve Steven Spielberg isimlerini yan yana görüp heyecandan kalp krizi geçirmenin eşiğine gelen sinemaseverleri yaratan bu Spielberg başyapıtı, Kubrick’in hiçbir zaman bitiremediği ona özgü bir projenin tamamlanmış hali aslında. Zaten hikayesiyle Spielberg sinemasına ne kadar yakın olduğunu belli eden film, Kubrick’in eşsiz mirasına hiç zarar vermeden Spielberg sinemasının en incelikli örneklerinden biri olmayı başarıyordu. Spielberg, bu kez cyborg bir çocuğa odaklanıp hem öteki hem de çocukluk kavramlarını tek bir potada eritiyordu ve zaten fazlaca ilgilenmeyi sevdiği bu kez meselelere geniş bir pencereden yaklaşıyordu. AI’nin dokunaklı, masalsı ve etkileyici hikayesi, izleyeni sinema koltuğuna çivileyen cinstendi. İmal edilmiş bir çocukluğun, o çocuğun hayallerinin ve gerçeği sorgulamasının nihayetinde seyirci kendini uzun ve destansı bir biçimde aksettirilmiş bir yolculuğun içerisinde buluyordu ve insanı tersten sorguluyordu. İlginç bir şekilde film, Spielberg’in en iyilerinden olmasına rağmen en azı bilinen işlerinden biri olarak kaldı. Artificial Intelligence, hem ana akım sinemanın en büyük dahilerinden biri olan Spielberg’in hem de tüm zamanların en büyük sanat adamlarından biri olan Kubrick’in ortak zekalarına hayranlık duymaya zorluyordu biz sinemaseverleri.

War of the Worlds (2005)

Spielberg’in genellikle dostane bir teması tercih eden üçüncü türden dostları, bu kez bir işgal geriliminin kucağında, korkulan ve kaçılan düşmanlar haline dönüşürken, biz sinemaseverler de bu süreci sırdan bir ailenin gözünden ve çocukların yüzleştiği korkunun izinden takip ediyorduk. Spielberg’in incelikli ve büyük bütçeli “Dünyalar Savaşı”nda ailesini hayatta tutmak için her şeyi yapmaya hazır bir babayı gözlemleyerek aile müessesesinin önemini de her saniye biraz daha anlıyorduk. Spielberg’in yirmi beş senedir sinemasını takip ederek büyüyen ve artık üçüncü jenerasyonunun fabrikasyonuna geçilmiş olan sinemasever çocukları bu kez daha son derece insani, son derece tanıdık bir korkuyla yüzleşiyorlardı. War of the Worlds, belki Spielberg’in en iyi işlerinden biri değildi; ancak her şeye rağmen sinemasıyla olağanüstü bir tutarlılık gösteriyordu. Spielberg’in mizansen başarısı da yıllardır her filmine olduğu gibi bu filminde de karşımıza çıkıyordu. Daha önce de yaptığı gibi “korku” hissiyatını bir çocuğun gözünden saf bir biçimde sunabilmeyi başaran Spielberg “çocuk filmi” ve “çocuklu film” tamlamalarının farklı anlamlarına kayıyordu. Çocuklar, Spielberg’in duygu tercümanları ve en iyi arkadaşıydılar.

Her fırsatta çocukları ne kadar sevdiğini gösteren ve içinde hiçbir zaman büyümeyen, masalsı hayallerle donatılmış bir çocuk taşıyan Steven Spielberg, sinema tarihine kattığı “çocukların gözünden” eserleriyle şiddeti, korkuyu, şefkati ve sevgiyi en saf haliyle sunmayı başarıyordu. Çocukları yalnızca tozpembe aile filmleri çekmek için kullanmayan ve onlardan yepyeni ve ciddi kahramanlar yaratan dahi yönetmenimiz, “çocuk” olan herkesin üzerinde yoğun bir etki bıraktı. Spielberg adı, hepimizin kafasında enfes filmlerle markalaştı ve hepimize onun adını duyduğumuzda heyecan duymamızı sağlayan bir refleks kazandırdı.

[email protected]

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here