Zeynep bonçe

Yaz Aylarının En Ferahlatıcı İçkisi: True Blood

Yaz aylarının yegane televizyon olayı haline dönüşen True Blood dördüncü sezonuyla ekranlara geri döndü. Alan Ball’un gitgide özüne döndüğü ve sahnelerin her bölümde biraz daha Six Feet Under’a benzediği dizi, fazla görkemli bir açılış bekleyenleri az da olsa hayal kırıklığına uğrattı. Ancak bu erken bir endişe sayılabilir. Zira dizi başladığından beri sezon startını ağır ağır verip sonra hızlanıyor. Değişimi sindirene kadar karakterleri bize izletmeye devam edecektir bir süre daha. Sabırlı olursak bomba gibi bir sezonun daha bizi beklediğine eminim. Ne de olsa necromancer sıkça karşılaştığımız bir olgu değil dizilerde. Sırf diziye yeni giriş yapan cadılar için bile izlemeye değer.

Failing Skies

Yazın en iddialı yapımlarından biri olan Falling Skies ise vasatın bile altında bir başlangıç yaptı. Steven Spielberg’ün sorumlu yapımcı olduğu ve bu sebeple beklentilerin çok yüksek olduğu dizi tam bir fiyasko. Efektleri, uzaylı tasarımları oldukça başarılı olsa da, senaryo olmadan bunların hiçbir işe yaramadığının canlı kanıtı olan dizi izlenecek gibi değil. Zaten reytingleri de, puanları da beklenenin çok altında olan dizinin geleceği pek de parlak görünmüyor. Dizi uzaylı istilasından sonra direniş güçlerini konu alan post apokaliptik bir konuya sahip olsa da, bütün bu güzel unsurların doğru senaryo olmadan beş para etmediğini görebiliyoruz. Sevimsiz karakterler, gereksiz diyaloglar, sıkıcı aksiyon sahneleri, gereksiz yere gerginlik yaratan anlamsız kamera açıları ve bir türlü içine çekmeyen kurgusu ile bu sene izlediğim en kötü dizi olduğunu söyleyebilirim Falling Skies’ın.

English Man in New York

Bilimkurgu açısından hayallerimizi yıkan Falling Skies’ın kalbimizde yarattığı boşluğu dolduran bir İngiliz var neyse ki. Amerikan dizilerinin birbirinin aynı yapay anlatımından sıkılanlara ilaç gibi gelen bu İngiliz dizilerinden biri Torchwood. En son beş bölümlük bir özel seri ile geçen sene tadı damağımızda kalan Torchwood, köklü değişimlerle geri döndü. Dizi Cardiff’ten Amerika’ya taşınırken yanına da Bill Pullman gibi birçok Amerikalı oyuncuyu aldı. Eski ekipten kala kala bir Torchwood ajanının ve bir zaman doktorunun kaldığı dizi yeni kanlarla ve harika bir ilk bölümle başladı. “Miracle Day” isimli dördüncü sezon, anında Amerikan dokunuşunu hissettiğimiz, bir yandan da o çok sevdiğimiz İngiliz samimiyetini bulduğumuz harika bir kokteyl gibi.

Kıtalararası Polisiye

İngiliz demişken, Luther’in dört bölümlük ikinci sezonundan da bahsetmeden geçemeyeceğim. İngiltere’nin en baba polisi DCI John Luther, bu sene sadece dört hafta misafir oldu evlerimize. Bu dört bölümlük yolculuk ile de mini dizide en iyi erkek oyuncu dalında bir Emmy adaylığı kazandı. Kısa olması hayranlarını fazlasıyla üzen bu ziyaret, yine de 24 bölümlük birçok Amerikan dizisinden daha kuvvetli bir tat bıraktı damağımızda. Bir sonraki sene en azından altı bölüm olmasını dilemekten başka bir şey elimizden gelmiyor.

Amerikan televizyonlarının yaz polislerine baktığımızda ise, yaz için yine keyifli bir seçim olabilecek Rizzoli & Isles’ı görüyoruz. İkinci sezonu yeni başlayan bu eğlenceli polisiyenin çizgisinden pek bir şey kaybetmediğini ve aynı esprili, hızlı tempoyla devam ettiğini görmek sevindirici…

Yazın en ağır toplarından biri ise kuşkusuz Breaking Bad. Diğer senelerin aksine bu sene Emmy’de ismi görünmeyen dizi, yine de hayranlarının sadakatiyle ilerlemeye devam ediyor. Birçok izleyicinin dört gözle beklediği dizi, dördüncü sezonuyla ekranlara dönüyor.

Gördüğünüz gibi, yazın dizi seçeneklerimiz pek fazla değil. Siz de yaz aylarını iki üç diziyle idare etmeye çalışan, ancak yetinemeyenlerdenseniz, arada es geçtiğiniz dizilere bir şans vermelisiniz. Benim bu yaz için kişisel tercihlerime gelince; İngiliz yapımı adam gibi gençlik dizisi Skins ve İngiliz şaheserleri Life on Mars ve Ashes to Ashes… İzlemediyseniz bir göz atmanızı öneririm.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here