Felekten Bir Gece Daha – The Hangover Part II / Yönetmen: Todd Phillips

“The Hangover”deki arsız güldürüyü, Hollywood’un ‘ahlakı ve aileyi’ koruyucu betonuna darbeler vurduğu, ‘erkekliği’ yıprattığı için seviyorum! Karmakarışık bir otel odasında, perişan, fiziksel değişimlere uğramış, iğrenç biçimlerde uyanıp yaşadıklarını anımsamaya, başlarındaki büyük sorunu çözmeye çalışan üç arkadaş bu kez Bangkok ‘ta! Tehlike, seks, her tür pislik ve ‘dağıtmanın kentinde’, yanlarındaki emanet gençle birlikte çılgınlıkta dibe vuruyorlar. Filmin hareketi, eğlencesi, edepsizliği mebzul miktarda… Şahsen hoşuma giden, işte o kalın çizgili sınırların delik deşik edilmesiydi. Mesela, evlenmesi için gelin tarafının beklediği diş hekimi Stu, bir trans kadın tarafından o ‘çok ayıp’ seksle tanıştırılmıştı bile… Hem de sonuna kadar!

Ömrümüzden Bir Sene – Another Year / Yönetmen: Mike Leigh

Orta ve orta-üst sınıftan karakterleri aracılığıyla tensel ve/veya tinsel temas açlığı çeken insanları hüzün yüklü bir mizahla anlatan zeki İngiliz Mike Leigh, olgunluğunun doruğunda! Film, dört mevsim boyunca, Tom, Gerri ve avukat oğulları Joe’dan oluşan mutlu ailenin içine sızmaya çalışırken, sürekli alkol alıp çok konuşan, yalnız, mutsuz Mary’in ‘terbiye edilmesi’ üzerine kurulu. Leigh, ailenin çevresindeki diğer dost ve akrabalar gibi, geçtiğimiz ve şimdiki çağın özellikle batılı bireyleri getirip bıraktığı koyu mutsuzluk noktasında, Mary’nin, özendiği ailenin koruma duvarlarına çarparak kendi sınırına çekilmesini, yürekleri müthiş burarak, kimseleri yargılamadan(çünkü bazı mutsuzluklar kalıcıdır) fakat isabetli tespitlerle öykülüyor. Ve doyurucu performanslarla her bir karakterin hakkı verilse de, özellikle birinin oyunculuk dersi öne çıkıyor: Mary rolünde Lesley Manville! Her oyuncu ve adayı başucuna koyup defalarca seyretmeli!

Geceler Bizim – Wir sind die Nacht / Yönetmen: Dennis Gansel

Tüm vampir erkeklerin yok olduğu (dişilerince yok edildiği) günümüzde, popülasyon yüz civarında vampir kadından ibaret… Ve bunlardan üçü de, geceleri lüks bir yaşam sürdükleri Berlin’de avlanmaktadır! Hikâyenin özü, biri uçuk kaçık, diğeri geçen yüzyıl başlarındaki anılarına takıntılı şekilde üzgün olan ikisinin lideri olan sarışının sonsuz aşk arayışında saklıdır. Ancak, dönüştürülmek üzere bulduğu yitik ve hırçın genç kız, bu ekibin sonunu hazırlayacaktır… Sert müzikler, cafcaflı stil, klasik vampir janrına uygunluk, utangaç bir cinsellik, filmi, benzer Hollywood yapımlarına yaklaştırmış. Farklı olan tek şey, Avrupa’da olmanız!

Kadının Fendi – Made in Dagenham / Yönetmen: Nigel Cole

1968’de, Ford’un İngiltere- Dagenham’daki fabrikasında, vasıfsız işçi statüsünden kurtulmak için greve gidip daha sonra erkeklerle eşit ücret talep eden ve ilerleyen haftalarda da cinsiyet eşitliği için tüm bir anlayışa karşı direnişe geçen 187 kadının gerçek öyküsü, seyreden herkesin kulağına küpe oluyor: Hak verilmez, alınır! Ve kapitalistlerin sömürüsünü en aza indirmek için de dayanışma şarttır! Ford’un grevi sonlandırmak için yolladığı yetkilinin, İşçi Partisi’nden ‘dişli’ kadın Bakan Barbara Castle’ı üstü kapalı tehdit etme gibi cüretkârlıklara karşı da, aynen Castle gibi geri adım atmadan zekâsını kullanan ve riske giren politikacılara ihtiyaç vardır! Meseleyi püf noktalarından yakalayan ve keyifle izlenen filmin özü de budur!

Özgürlük Yolu – The Way Back / Yönetmen: Peter Weir

Dördü yönetmen dalında olmak üzere 6 kez Oscar adayı olup heykelciği alamayan, Türkiye seyircisinin “Gallipoli” (1981) ile tanıdığı ve “The Truman Show”, “Dead Poets Society – Ölü Ozanlar Derneği” gibi herkesin belleğine kazınmış yapıtlarıyla saygın bir yer edinen Avustralyalı Peter Weir’in 2003’ten bu yana çektiği ilk film! O tarihte, görüntü yönetmeni Russell Boyd’a ve ses kurgusu dalında Richard King’e birer Oscar kazandıran “Master and Commander: The Far Side of the World”le ziyaret etmişti sinemaları. Şimdi, 2. Dünya Savaşı’nın başlangıcında, rejim karşıtı / halk düşmanı oldukları iddiasıyla sürgüne gönderilmiş bir grup mahkûmun Sibirya’daki bir çalışma kampından (gulag) kaçarak, tamamıyla yaya, en zor ve her türlü doğa koşulları içinde hayatta kalmaya çalışıp, 4.000 mil kat ettikten sonra dördünün Hindistan’a ulaşmasını öykülemiş. ‘Özgür ölmek için’ yaşama şaşırtıcı biçimde tutunan insanoğluna dair hikâyelerden biri ve klasik serüven sinemasının hazzını yaşamak isteyenler için, yine Boyd’un Panavision görüntüleri ‘nefes kesici’! Zaten yapım ortaklarından biri, National Geographic Films. Makyaj dalında Oscar adayı olduğunu da not düşelim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.