Ensest bir ilişki yaşayan ailenin dramını anlatan Atlıkarınca filminin yönetmeni İlksen Başarır ile başrol oyuncusu Mert Fırat “Tabuları yıkmalıyız, bu toplumun dikkatini bu tür gizli kalmış hastalıklı durumların üstüne çekmeliyiz” dediler…

 Bu ay vizyona girecek Atlıkarınca çok konuşulacak. İlksen Başarır’ın yönettiği ve Mert Fırat ile Nergis Öztürk’ün oynadığı filmde ensest bir ilişki yaşayan ailenin acılarını göreceğiz. Türk sinemasında pek de alışık olmadığımız bu konuya cesaretle yaklaşan İlksen Başarır ve Mert Fırat büyük bir açık yüreklilikle sorularımızı cevapladılar. Bu filmi çekmelerinin sebebi olarak kendilerini rahatsız eden her konunun üstüne gitmek istediklerini gösterdiler. “Eğer bu tür hastalıklı durumların önüne geçmezsek bir toplumu kaybederiz” diyen İlksen Başarır ve Mert Fırat bizim amacımız sizleri rahatsız edip dikkatleri bu tür konulara çekmek dediler.

 Proje nasıl ortaya çıktı?

 İlksen Başarır: Aslında bu konudan çok rahatsız oluyorum. Bu türlü filmler seyrederken kendimi çok rahatsız hissederim. Belki de onun için bu filmi çekmek istedim.

 

Tabu olan konuları sinemalaştırmak istiyorsunuz. Niçin böyle bir konsept belirlediniz kendinize?

 

Mert Fırat: Sinemanın gücünün farkındayız. Başka Dilde Aşk’ı çekmeden önce de farkındaydık. Biz İlksen’le tanıştıktan sonra ben ona bir hikâye anlattım. O hikaye gitti Başka Dilde Aşk oldu. İlksen ise başka bir şey anlattı o da Atlı Karınca oldu. Daha doğrusu ikimizi de rahatsız eden sorunlar ve tabulaşmaktan çıkartmaya çalıştığımız fikirlerimiz vardı. Onları gerçekleştirmek için bu projeleri yaptık. İstediğimiz gibi de oldu aslında. Başka Dilde Aşk’ın etkisini gördük. Bir Engelsiz Tv oluşturuluyor. Ve bizden ilham aldığını söylüyor kurucusu. Sabancı Üniversitesi’nde, Bilgi Üniversitesi’nde işaret dili dersi verilmeye başlandı. Örgütlenmeye çok büyük faydası oldu çağrı merkezlerinin. Çağrı merkezleri bir işçi sınıfı olarak bile görülmüyordu, şu an çok farklı bakılıyor. İşçiler arasında da öyle. Yani bir sinema filminin insanları etkileyip harekete geçirebileceğini gördük. O yüzden Atlıkarınca’yı çekmek çok istedik. Bazı durumları konuşup tabu olmaktan çıkarıp böylece bir sorunu belirlediğinizde çözüme yaklaşmış oluyorsunuz. Biz de çözüme yaklaşmak için en azından bir adım atmış oluyoruz. Bunun gerçekleşmesi için de Atlıkarınca’yı çekmek istedik. İlksen birçok ensest filmi seyretmiş. Sonrasında ben de seyrettim. Öncesinden de birçok film seyrettik. Bu tarz filmlerden de rahatsızız açıkçası. Onların anlatımı tabiî ki yönetmenin seçimi. Çünkü bunu sömürmemek lazım. Bence bir çocuğu arzu nesnesi yapmak filmin başarısı olmamalı. Bence eşek kesmekte bir tercih olmamalı. Bir tecavüz sahnesi gerçek gibi olmamalı ya da bir sevişme sahnesinde birebir seviştirilmemeli kimse. O zaman sanat olmuyor. O zaman başka bir şey oluyor. Mesela eşeği kesmekte o mezbahada yapılacak bir iş. O sanat değil.

 

Hayatın gerçekliğini, şiddeti yerinde kullanıldığınız zaman sanatı daha derin ve insanlara yakın getiriyorsunuz. Bu anlamda bir tezat söz konusu değil mi?

 

İlksen Başarır: Bu bir tercih benim için. Bunu göstermeden anlatabilmeliyiz. Sinemada binlerce anlatım şekli var, gücü zaten burada sinemanın. Her türlü algıyı, her türlü duyuyu kullanarak derdini anlatabilen tek sanat dalı o. Benim filmimde inek kesilmez. Yani ben ineği neden kesiyim. Anlatabildiğin şeyi başka türlü anlatabilirsin, her şeyi alenen göstermenin bir anlamı yok. Atlıkarınca’nın dili de o yüzden o kadar metaforlu aslında.

 

Mert Fırat: Bazen göstermemek göstermekten çok daha etkili oluyor. Şuna çok inanıyorum, gerçekten böyle filmler var yani. Babayla kızın aynı sahnede olup tacizin gerçekleştiğini gördüğümüz sahneler var. Bize bunun ne faydası var? Bunun bir film olduğu gerçeğini herkes algılıyor orada. Daha ötesi pornografiye giriyor. Biz bir pornografi ya da erotik bir sahne çekmek istemiyoruz ki. Amaca hizmet etmiyor. Bu bizim muhafazakâr bir kafaya sahip olduğumuzu göstermiyor. Bu tamda ensest filmi yapıyım derken ensestin kendisi olmak. Çünkü araya malzeme çekiyorsun. Birilerine malzeme çekiyorsun. Ben o sahneyi çektikten sonra o sahnenin youtube’a konup belirli tacizciler tarafından tıklanıp izlenmesini istemiyorum. Neye hizmet ediyoruz ki o zaman. Bir kızın trajedisini anlatırken onu seksi bir biçimde çekmeyi, ona mini etek giydirip yatağın üstüne oturtup orada farkında olmadan çocuksu bir frikik vermesini ve onu da filme koyup çocuğu arzu nesnesi yapmak istemiyorum yani. Yazdığım senaryoda çektiğim izlediğim filmde görmek istemiyorum. Çünkü o zaman kafalar kavramlar her şey karışıyor.

 

Sizin filminize bu anlamda kimse karşı gelemez. Ama Türk sinemasının bazı tabulardan ve sansürlerden kendini korumak için metaforlara fazlaca yüklendiğini biliyoruz. Onun için bu bakış açısıyla gittiğiniz zaman sinemanın kendisini bulmasının ve ifade etmesinin önü çokta açılmıyor aslında.

 

Mert Fırat: Aslında gayette cesur sahneler var. Bazı sahnelerde gerçekten bayağı çıplağız yani. O ilk kasaba sahnelerinde. Banyoda yine öyle. Baktığınız zaman orada bir şeyden sakınmadık. Filmin matematiği, mizanseni öyleydi çektik. Oralarda çekinmiyoruz ki. Çokta sert sevişme sahneleri, karı koca arasında çekebiliriz. Bunda bir ahlaksızlık yok. Cesaret ve işin önünün açılması lazım ama böyle bir konuda bence tercih edilmemeli diye düşünüyorum. İlksen’le ikimizin tercihi bu yönde olduğu için öyle çektik. Yoksa çok sert sahneleri de o işin içinde kullanmak mümkündü. Ama galiba sertliği ve marjinalliği bu taraftan kullanmamak gerektiğini düşünüyoruz ama sadece o cephede. Film finalinde seyircinin bir kısmının vicdanını rahatlatırken, aslında o vicdan sadece salondan çıkana kadar rahat. Oturup biraz düşünse büyük bir kaos içinde o aile. Çocuğun tacize uğradığını kadın bilmiyor, kadının vicdanı bir biçimde rahat kızını kurtardığı için. Kız babasının öldürüldüğünü bilmiyor, çocuk babasının öldürüldüğünü bilmiyor. Bütün bir resme baktığınızda hiç öyle bir şey yok büyük bir ihanetin içine girmişler.

 

Çekimlere başlamadan önce filmler izlemişsiniz peki bu filmleri izlemenin dışında başka bir hazırlık yaptınız mı?

 

İlksen Başarır: Tabiî ki. Türkiye’de çok yazılı kaynak yok ama kütüphanelerden bilgi aldım. Onun dışında bir psikiyatrla görüştük. Ama o noktada kurbanla ilgili binlerce doküman var. Ama ensesti yapanla ilgili bir şey yok. Çünkü onlar gitmiyorlar doktora. O yüzden elimizde başka bir veri yok. Ama dünya genelinde birçok vakayı araştırdık.

 

Filmin odağı ensest ile pedofili arasında gidip geliyor mu?

 

İlksen Başarır: Yakınlaştırmıyor çünkü bilimsel bir veri olduğu için söylüyorum. Ensest failleri mutlak suretle pedofili olmak zorunda değiller. O yüzden bir şeye yakınlaştırdığını düşünmüyorum. Erkek çocuğa da uygulanıyor. Çünkü ailede eğer bir çocuğa uygulanıyorsa diğer çocuğa da yüzde 60-70 uygulanıyor. Kız erkek olması fark etmiyor.

 

Mert Fırat: Erkek çocuğa uygulanan tacizle kız çocuğa uygulanan taciz arasında bariz fark var. Erkeğe uygulanan cinsel taciz genelde elleme vs. oluyor ileri safhası zaten çeşitli biçimlerde. Kız çocuklarına daha sert davranıyorlar.

 

Senaryoyu yazarken de baba karakterini sizin oynayacağınız belli miydi?

 

Mert Fırat: Bunda belli değildi. Hatta Başka Dilde Aşk’ta da belli değildi. Başka Dilde Aşk’ta İlksen’in çekeceği de belli değildi. Biz orada ağabeylerimize götürmeyi düşünüyorduk, sonra neden biz çekmiyoruz dedik. Sahne sahne her şeyin nasıl çekileceğini konuşuyoruz, sen çeksene dedim ben. “Ben çekeyim de o zaman sen oyna. Biz bize olalım” dedi. Bunda da yine aynı düşünüyorduk. Ama sonra İlksen kimsenin beklemeyeceği biri olması lazım dedi. Kimsenin asla böyle bir şey konduramayacağı bir isim olmalı. Çünkü okuyoruz vakaların hepsinde öyle. Sosyal hayatları çok iyi, güler yüzlü, herkesle çok iyi anlaşıyorlar, bir sorunları yok, dış dünyayla ilişkileri süper. Evde problemleri var ve bunu dışarıda kimseye yansıtmıyorlar. Dolayısıyla böyle olunca İlksen bunu sen oyna dedi. Bende nasıl olacak yaş meselesi, o bu derken oldu.

 

Bir senarist yazarken oyuncusu kafasında belliyse ona göre de düşünerek yazar. Siz de durum ne?

 

Mert Fırat: Yazarken hiç kendimize yazmıyoruz. Bu iyi bir şey aslında. Yani yazarken hiç elimizi tutmuyoruz. Yazarken şu sahneyi parlatsak, bu bana ödül getirir gibi düşüncelerimiz yok. Sanki bir sipariş üzerine gelmiş, senarist kimliklerimizle yazıyoruz. Sonrasında İlksen’le aramızda başka bir savaş başlıyor. O yönetmen ben oyuncu. Bu sefer ben her şeye itiraz etmeye başlıyorum ama yazdığımız bizim senaryo. Yani neye itiraz ediyorum? Sette ne güzel bunu çekelim olmuyor, al takke ver külah şeklinde oluyor. Ama hep huzurlu ve belirli bir seviyede.

 

Bu noktada seyirciden beklentiniz nedir?

 

Mert Fırat: Ben seyircinin algısının yavaş yavaş değiştiğini düşünüyorum. Televizyon dizilerine herkes tukaka dese de televizyon dizilerinin Türk sinemasının çıkışına katkı sağladığını düşünüyorum. Dijital teknolojinin gelişimi, bu ekiplerin gelişmesi dizilerle oldu. Diziler bir yandan seyirciyi de eğitti. Seyirci eskiden flashback’li bir dizi seyretmiyordu şimdi Ezel’i izliyor. Seyircinin artık oyun duygusu, karakter, gerçek ne, iyi mi kötü mü, bunu ayırabildiğini düşünüyorum. Ama bence oyuncu denen insan biraz mualif olmalı, biraz taşın altına elini sokmalı. Bende o yüzden taşın altına elimi soktum bakalım ne olacak.

 

Diyorsunuz ya tabulara saldırmak istiyorsunuz. Ama bunun da faturası var. Bunu hiç düşündünüz mü?

 

İlksen Başarır: Hiç düşünmedim. Herkes ne istiyorsa seyretsin. Zaten bu yola öyle çıkıyorsun. Bunu yapmak istiyorsan yapacaksın. Para kazanmanın başka yollarıyla haşır neşir olacaksın. Ama gerçekten eskisi gibi değil. Dün bir kanalla filmin haklarıyla alakalı oturup konuştuk. Sigara sahnelerini bir biçimde kurtardıktan sonra gösterilebilir bir yapısı var. Dolayısıyla bu güzel bir şey. O yüzden bu algının değiştiğini düşünüyorum. Söyleşi de bir bayan “bunu televizyon dizisi yapmayı düşünmüyor musunuz? Mesela bunu 2 bölümlük 4 bölümlük bir televizyon dizisi halinde bölümleyebilirsiniz.” dedi.

 

Nergis Öztürk ile çalıştınız. Projeyi ilk götürdüğünüzde tepkiler neydi?

İlksen Başarır: Türkiye’de oyuncular cesur değiller. Böyle tereddütlüler ve onları bir kalıplara sokuyorlar. Çıkmak istemiyorlar o kalıbın içinden, tuhaf geliyor bana. Hep böyle cesaretli filmlere özeniyorlar ama arkadaşım sen nasıl oynayacaksın o filmi. Bu filme çok marjinal diyorlar. Neresi marjinal bu filmin yani. Tamam daha önce Türk sinemasında yapılmamış bir film ama marjinal bir film olduğunu düşünmüyorum. Böyle yaklaşan çok gördüm bu filme. Nergis hiç tereddüt etmedi. Sadece “ben bu rolü nasıl yapacağım” sorusu üzerinde durduk. Çünkü zor bir rol onunkisi de. Gözlemle falan toplanıp çıkarılabilecek bir rol değildi bu. Filmdeki karakterler biraz zor bütün oyuncular için. Ama Nergis bu jenerasyonun en iyi oyuncusu. 25-32 yaş aralığındaki en iyi kadın oyuncu. Çünkü role kendisini tamamıyla veriyor. Mert bence zaten çok iyi bir oyuncu. Bu film için onun kullandığı detaylar çok önemliydi.

 

Detayları beraber mi hazırladınız?      

 

İlksen Başarır: Bazılarını evet. Ama bazılarını bende sette gördüm yaparken.  Ama o her oyuncuda oluyor. İkinci gün sette bir şey görüyorsun, tamam bunu tut diyorum. Oda oyuncunun kabiliyeti zaten. Birde çalışkan, disiplinli olmak önemli. Bizimkisi gibi 14 günde olan bir set. Gerçekten orada kendini vermen lazım. Yoksa çekemezsin.

 

14 yaşındaki Zeynep Oral’ın ilk sinema tecrübesi, böyle riskli bir rolde hem siz hem o zorlanmadınız mı?

 

İlksen Başarır: Bu bizim için yazmaya başladığımız andan itibaren bir mesele. Büyük olan ama küçük gösteren biri mi oynayacak, yoksa o yaşta biri mi oynamalı? Bunu kim oynayacak? Seçmeler yapıldı bir sürü. 18-19 yaşında, küçük gösteren kızlar falan olmadı yani. Bir aile kurulacak ve inandırıcılık meselesi söz konusu. O yüzden baya bir aradık. Sonra bizim cast sorumlusu bir arkadaşının kızı Zeynep’in resmini gösterdi. O zaman bir şaşırdık, ilk başta çok çekingen utangaç duruyordu. Olmayacak diye düşünüyordum ben ama o hazırmış role. Önce ailesine verdik biz senaryoyu ister misiniz böyle bir film diye onlar “Zeynep’te okur, biz de okuruz bunu konuşuruz” dediler. Zaten babası doktor, annesi öğretmen bilinçli bir aile. Büyüyünce oyuncu değil veteriner olmak istiyor. Oynamak istiyorum dedi, tamam dedik. Oyuncu koçumuzla onu bir süre baş başa bıraktım. Ama hiç zorlanmadı. Hiç yabancılık çekmedi. En zor görünen sahneleri bile bir kere de çektik.

 

Peki, oynadığı rolden etkilenmesini nasıl engellediniz?    

 

İlksen Başarır: O gerçekten ön hazırlıktaki oyunculuk çalışması. Dün kendisi de söyledi oyundan daha çok, kuzenini düşünüp ağlıyormuş. Bu oyunculukta olan şeyler, o da bunu kendisi buldu ve geliştirdi.

 

Mert Fırat: Bu oyunculukta olan yöntemlerden biri aslında. Psikolojik transfer yapıyor. Sahne içinde, o sahnenin duygusuna ağlamak ya da o duyguyu içselleştirmek ideal ama öyle bir şey gerçekleşmiyorsa onu bir psikolojik transferle yapıyorsun. Zeynep’te tecrübesi olmadığı halde psikolojik transferle yönetmenin yardımıyla gerçekleştirdi. Bence yönetmenin en büyük başarısı buydu.

 

İlksen Başarır: Bir de biz sette şöyle bir görev dağılımı yaptık. Ben onunla hiç samimiyet kurmadım. Beni dinlemesi gerektiği için biraz geride tuttum kendimi. Zaten çok sakin uslu bir kız.

 

Mert Fırat: Bizim aramızdaki ilişki çok garipti. Günaydından öteye geçmiyorduk. O böyle bir muhabbet kurmaya, yakınlaşmaya çalıştıkça ben geride tutuyordum kendimi. Çünkü öyle bir hissi olması gerektiğini düşünüyordum. Başka Dilde Aşk’ta önemli olan işçilikti. İşçilik olmadan başarıya ulaşmak mümkün değildi. Bunda da bir işçilik var ama duygu daha baskın.

 

İlksen Başarır: Bir de bazı filmler oyunculuk üzerinden geçer, bu film öyle değil. Bu durumun, duygunun filmi.

 

Benim sormadığım ama sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?

 

Mert Fırat: Bu filmin bir şeyleri, birilerini uyarmasını, birilerinin bundan rahatsızlık duymasını istiyorum. O yüzden bu filmin finali böyle. Bir şekilde vicdanı rahatlatmak istemiyorum. Toplumun vicdanını rahatsız etmek istiyorum. Bir kült olsa da olmasa da umarım bu gerçekleşir. Çünkü bu gerçekten bir toplumu hasta eden bir şey. Küçük yaşta cinsel tacize uğrayan insanların genleri değişiyor. Seratoni salgılamamaya başlıyorlar, psikolojileri değişiyor. Şimdi bunun oranını söylemeyelim ama çok yüksek oranda. Şehirde de kasabada da köyde de var bu durum. Hastalıklı bir topluma götürüyor bizi. Sonradan herkes “Bunu nasıl yapar, 3 kişiyi nasıl öldürür bu adam” dememeli. Geçmişine nereden geldiğine bakmak lazım. Bizim harekete geçmemiz lazım. Yoksa bir toplumu kaybedeceğiz.          

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.