Burak Yarkent

Koca bir yıl, “kendisi ile başbaşa kalarak, kendisini bulma” adına yapılan bir gezi.. Sonuç? Kendini meşgul tutarak tatmin olma dışında koca bir hiç…

Eat Pray Love…

Sığ düşünce ve hareketlerle dolu, parlak manzaralarla süslenmiş, şımarık ve bencil bir dulun, hayatındaki herşeyi arkasında bırakarak kaçışını konu alan 2,5 saatlik salaş bir işkence…

Daha önce size, kitabı olan bir filmin önce kitabını okumayı, daha sonra filmini seyretmeyi tercih ettiğimden bahsetmiştim. Bu yapıtta da aynı yolu izledim, ve açıkcası izlediğim film ardından çok büyük hayal kırıklığına uğradım.

En beğendiğim oyuncuların başında gelen Julia Roberts’ın iyi denebilecek performansına rağmen, ki bana kalsa “Under the Tuscan Sun” filminde benzer bir karakter ile karşımızda olan Diane Lane bu rolün hakkını çok daha iyi verebilirdi, yine de kitabı filme tercih ettiğimi rahatlıkla söyleyebilirim..

 

Gerçek hayattan alınıp önce kitaba, daha sonra da beyaz perdeye uyarlanan hikaye, 6 ay içinde önce kendisini çok seven, adeta kendisine tapan, yere göğe sığdıramayan kocasını (Billy Crudup) daha sonra da, kocası ardından yoğun hisler besleyip birşeyler paylaştığı genç tiyatro oyuncusunu (James Franco) bırakarak, tabiri caizse, yangından mal kaçırırcasına kaçan bir kadının hayatının kısa bölümünü anlatıyor..

Film hakkında ne düşündüğüm, kitabın yazarı ve kahramanı Elizabeth’in, “bu sabah kalktığımda ne hissettiğimi biliyor musun?” sorusuna verdiği cevap ile bire bir örtüşüyor,

 

– Hiçbirsey”

Genel olarak beğenmememe rağmen, yiğidin hakkını yiğide, ilk bölümü ayrı kefeye koymak gerektiğini düşünüyorum. İtalya’da geçen yemek bölümünün baştan çıkartan pizza ve makarna sahnelerini, benim yaptığım hatayı tekrarlamayıp, kesinlikle tok karınla izlemelisiniz.

 

Dünyanın bildiği ve taktir ettiği, açıkçası benim farkına biraz geç vardığım İtalyan mutfağının tanıtımı ve reklamı çok iyi yapılıyor.

 

O kadar yemek yiyip pantolon içine girmekte zorlanan Elizabeth, belli ki karnını iyice doyuruyor, yalnız film ekran karşısındaki bizleri, bir türlü gelişme gösteremeyen kısır döngü sayesinde konuya aç bırakıyor..
Bu bölümde geçen ilginç diyalogda “Siz Amerikalılar hayatın tadını çıkartmayı bilmiyorsunuz” repliği belki de beni konu içersinde kaybetmeden söylenen en son iyi söz olarak aklımda kaldı, ve sinema salonunun içinde kahkaha tufanı kopmasını sağladı.

 

Hikayenin ikinci bölümünde tüylerimizi ürperten sahnelerle Hindistan’a gelen Elizabeth, meditasyon aralarında tanıştığı, alkol tedavisi görmüş Amerikalı spiritüalist (“The Visitor” filmindeki oyunculuğuyla kendisine hayran kaldığım Richard Jenkins) ile içersinde bol bol özlü söz barındıran, derin sohbetler gerçekleştiriyor.

 

Hindistan’da geçirdiği zaman içersinde ağır işlerde çalışan, bu yolculuğu yapmasının asıl amacından şaşmamak adına gerek orada çalışan gönüllülerle, gerekse de oranın yerli halkıyla olabildiğince sosyalleşmeye özen gösteren, onları tanımaya uğraşan yazarımız, geleneksel Hint düğünü dahil bir sürü oluşumun içersinde yer alıyor.

 

Yazarımız hikayenin son bölümünde soluğu Bali’de alıyor, ve geceliği yüzlerce dolar olabilecek, sahil kenarındaki bir evi kiralıyor. Bu paranın, kitabının basımını üstlenecek yayıncı şirketten alınan avans olduğu film içinde saklanan bir gerçek olarak göze çarpıyor.

 

Yemekleri İtalyan mutfağından karşılayıp, duaları Hindistan tekkesinde eden yazarımız aradığı aşkı da Bali’de, eşinden yeni ayrılan, unutmak için Bali’ye gelen ve burada yaşamaya başlayan Brezilyalı iş adamı aracılığıyla (Javier Bardem) buluyor.

 

Julia Roberts, Javier Bardem, Viola Davis, Richard Jenkis gibi büyük isimlerle yola çıkan, ve konusuyla milyonları peşinden sürükleyen bu hikayenin film kısmı açıkcası beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. Kitabı okurken, biraz da olsa içinde yer alabildiğim “duygusal yolculuğu” filmde bulamadığımı ve konu içinde kaybolduğumu söyleyebilirim.

 

Hep arada kaldığımız ama her zaman yanıtının çok net ve görünür olduğu “kitabı mı, yoksa filmi mi?” sorusunun cevap bulduğu öteki filmlerden bir tanesi daha tozlu raflarda yerini alacak gibi duruyor.

 

Yazarın o sıcak, büyülü ve özenle seçilmiş kelimeleri ile sizin düşüncelerinizin birleşmesi ve ortaklaşa oluşturduğunuz o büyülü dünyanın yerini, yönetmen, oyuncular, ve kravatlı yöneticilerin alabilmesi ihtimalini, sizce de her deneme biraz daha fazla imkansıza yaklaştırmıyor mu?

 

İyi seyirler.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.