Serdar Akbıyık

Siyah Beyaz filminin önemli ismi Nejat İşler film hakkındaki soruları cevaplarken futbolda Siyah Beyazlar’ı yenen Sarı Lacivertliler’i de yorumladı. Emek Sineması’ndan Fenerbahçe’ye kadar her şeyi konuştuk İşler ile…

Siyah beyaz filmi sinema olarak eleştirilse bile kadrosu bakımından birçok yönetmenin veya yapımcının hayallerini süsleyen bir üretim. Nejat İşler de bu kadronun en önemli isimlerinden. Siyah Beyaz’ın kadrosunda kimler yok ki? Tuncer Kurtiz, Erkan Can, Şevval Sam, Taner Birsel muhteşem oyuncular ama Nejat İşler geniş hayran kitlesiyle bu isimlerden ayrılıyor. Aslında İşler’in kişiliği böyle tanımlamalardan hoşlanacak bir yapıda değil ama gerçekler de su götürmez. Biz de Nejat İşler ile popüler kimliği ve son filmi Siyah beyaz üzerine konuştuk. Siyah beyaz’ı konuşurken bir baktık Beşiktaş, Fenerbahçe derbisine girmişiz. Onun Fenerbahçeliliğini zaten bildiğimiz için biraz da futbolu konuştuk. Sanıyorum zevkli bir sohbet oldu. İşte İşler’in cevapları…

Siyah Beyaz’a nasıl dahil oldunuz?

Nejat: Ahmet Boyacıoğlu’nun klasik işleri. Kars’ta festivalde rakı masasında otururken geldi koşarak yanımıza, sen oynayacaksın, sen çekeceksin, sen yapacaksın dedi. Proje bizim için böyle başladı.

Özellikle sizin canlandırdığınız karakter için Ahmet Boycıoğlu’nun izdüşümü diyebiliriz. Filmdeki bütün karakterlerde kendisinden bir özellik var ama siz de daha fazla odaklanmış.

Nejat: Evet, Boyacıoğlu’nun kendisi kabul etmiyor ama öyle.

Bunu bilincinde olarak bir gözlem yapmışsınızdır?

Yok istemedi. Biraz daha hızlı, pire gibi bir şey yapıyım diyordum, ufaltayım kendimi. İnsan kendini görmekten sıkılıyor herhalde. Daha öncede ben bir iki kere cerrah oynamıştım, çok da uzağımda olan bir şey değil. Sadece şeye baktım, Ankara da ilişkiler nasıl gidiyor? Siyah Beyaz tayfasından akranım olmayan arkadaşlarım bir efsane gibi anlatırlardı, biraz da konuya bu yüzden aşinaydım.

Karakterlere baktığımızda fazlasıyla yalnızlık duygusu filmin odağında…

Nejat: Bence tercihli, bilinçli bir yalnızlık bu. Yığınlara katılmamışlar işte. Zaten bir tanesi komünist. İnsanlarla beraber yaşamayı çok isteyen insanlar yalnız kalırlar böyle. Bazen aksi olur yani. Başka şeyler yapabilirlermiş. Kalabalık içinde yer alabilirlermiş ama tercihleri onları farklı bir yere götürmüş.

Ankara’da ki Siyah Beyaz gibi İstanbul da magazincilerin ulaşmadığı, entelektüel gazetecilerin, sanat dürtüsü yaşayan insanların ilişkiye girdiği bir ortam bulabiliyor musunuz?

Nejat: Bu tarafta pek kalmadı, deşifre oldu ama Kadıköy de var bir iki yer. Bu konuda Kadıköy biraz daha rahat. O yüzden benzetiyorum Kadıköy’ü Ankara’ya.

Sanatçıların ortak dürtülerini yaşayabilecekleri ortama ihtiyacı var. Böyle bir eksiklik hissediyor musunuz?

Nejat: Eksikliği var. Tuncel abiden çok duyuyoruz eksikliğini. Ben yetişemedim onlara da, o bahseder eski mekanlardan. Park Cafe’yi, Papirüs’ü falan anlatır. Ressamlar, heykeltıraşlar, sinemacılar müzisyenler aynı ortamda bulunurmuş. Toptan bir hareket olması, bir şeylerin paylaşılması gerekir.

Mekanın insan üzerindeki etkisini fazlasıyla işleyen film yok Türk sinemasında. Bu noktada Siyah Beyaz’ın öneminden bahsetmek lazım.

Valla projede beni çeken şeyler var. 25 yıldır var olan bir mekan nerdeyse hiç değişmemiş. İnsanların yalnızlıklarından bahsediyoruz ama orda yalnız değiller. Bir sergi açılış sahnesi, bir de rüya sahnesi var, oradaki herkes Siyah Beyaz’ın gerçek müdavimleri. Oranın sahibi Faruk ve Ahmet davetiyeler gönderdiler. Yurtdışından insanlar geldi, bir gün oynadılar, eğlendiler ve gittiler. Sadakat duyusu var. Yani iyi bir şey, güvende hissetmekle ilgili olan bir şey.

Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf üçlemesinin ilk filmi olan Bal ile aldığı Altın Ayı ödülü çok önemli tabii. Sizin de bu üçlemenin ilk filmi olan Yumurta’daki bence mükemmel performansınız söz konusu. Projenin içinde olan birisi olarak ödülü nasıl yorumlarsınız?

Açıkçası ben bu işe daha çok semihle olan eski arkadaşlığımız, semihin ısrarı gibi dürtülerle girdim. Bir de bu tarz minimalist iş yapan sinemacıların genelde amatör oyuncularla çalışma isteğine bir cevap olarak girmiştim. Aslında kendimle ilgili her işte bir şey deniyorum mutlaka. Zaten üçlemeyi toptan başta konuşmuştuk. Ben Süt’ü çok istemiştim mesela ama yaşımız el vermedi genç biri lazımdı. Üç film içinde en uzun tartıştığımız film Yumurta’dır herhalde. Çünkü Yumurta’daki karakter diğer filmdeki karakterlerin de izlerini taşımalıydı. Yani Süt ve Bal’daki karakterlerin rengi daha çok Yumurta’da belirlendi. 9 maksimum 10 kişiyle İstanbul dışında bir yerde çektik, gayet sakin film oldu. O filmde Cannes gitti, orda ödül aldı. Avrupa da çok iyi karşılandı.

Ben Antalya da seyrettim Yumurta’yı. Köpek’in sizi esir aldığı sahne çok önemliydi. Ama salon da on an bir gülüşme oldu orda da biraz yaralandım açıkçası. Bu durum biraz da sizin popülerliğinizden kaynaklanıyor olabilir mi? Bunu nasıl atlatmak gerekiyor çünkü bu tür film çeken yönetmenlerin aslında tanınmamış oyuncuları oynatma sebeplerinden biri budur.

Semih cesur bir hareket yaptı, beni seçti. Bu onun riskiydi. O durumda ise evet tabiî ki çok kötü hissettim ama yapacak bir şey yok. Yurtdışında da seyrettim. Yurtdışında gösterim de insanlar pürdikkat seyrederken orada da bir iki kişi güldü, baktım gülenlerin hepsi buradan tanıdığım insanlar. Salonda insanların en etkilendiği sahne olurken o iki kişi gülüyordu ama film daha çok değerini dışarıda bulduğu için bu durum benim için önemli olmadı.

Aslında bu da bir dert. Biz sinema dilimiz oluştu derken o sinema dilinin oluştuğunu kanıtlayan dışarıdan aldığımız ödüller. O zaman nasıl bizim sinema dilimiz diyeceğiz?

Bu konuşma 60’ların sonu 70’lerin başında aydınlarla halk arasında yaşanan kopukluk tartışmasına benzedi. Başından beri suni olduğunu düşünüyorum yaşananların. Yani kolay tüketime doğru giden bir şey. Popülistler hep film biletinin pahalı olduğundan falan bahseder. Şu taraftan bakalım, on lira veriyorsun iki saatlik filme giriyorsun gülüyorsun çıkıyorsun ama Bal gibi bir filme gittiğiniz zaman bütün hayatın boyunca bir şeyler kalıyor sende. Hangisi on lira eder? Ben tüketici olsaydım böyle düşünürdüm.

Bu tür filmler için tüketiciyi salona çekme problemimiz var.

Var. Tüketici ile olan problem değil bu. Tüketicinin yönlendirilmesi ile ilgili bir problem aslında. Bir sürü tartışma çıkar bunun içinden. Yani en son Emek sinemasına kadar gider.

Aslında Emek sineması için de görüşlerinizi almak istiyorum.

Yıllardır Emek’e gitmeyen, Emek’te film seyretmeyen, Beyoğlu’na gelmekten korkan, otopark sorunu yüzünden de yaptıkları filmlerin galalarını da alışveriş merkezinde yapan yapımcılar, dağıtımcılar Emek Sineması’nı yalnızlığa bırakanlardır bence. Adamlar izleyici artık alışveriş merkezine geliyor diyerek alışveriş merkezi yapalım diyorlar. Bu adamlar ciddi adamlar, ne görüyorlarsa onu gerçekleştiriyorlar. Sokakta bağıra çağıra bir şey yapamazsın, Emek’i sen cazip hale getirmezsen başkası cazip hale getirir.

Protesto yürüyüşüne katıldınız mı?

21 senedir film festivalinde film seyrediyorum. Bu süre içinde oyunculuklar seyrettim, değişik rejiler, renkler, anlayışlar. Onlar değerli anlar. Emek davası, oradaki okulun kapanması benim için. Ben elimden geleni yaptım. Fenerbahçe maçına gitmiştim, pankartımı açtım “Emek Sineması’nın feneri sönmesin” diye.

Bir röportajınızda okudum,“ Oyuncu olarak benim açım çok geniş değil” demişsiniz. Burada neyi kastettiniz?

Oyunculuk ikiye ayrılıyor benim için. Mesela Philip Seymour Hoffman gibi isimler var, her filmde başka biri oluyor. Bir de aksi olanlar var. Gerçekten oktavı dar olan, çok ses çıkartmayan ama yaptığının en iyisini, en derinini yapanlar. Ben ancak onu yapabilirim gibi geldi bana ve orada ilerlemeye çalışıyorum.

Siyah Beyaz gösterimde, başka bir Siyah Beyaz ise geçen hafta Fenerbahçe’ye yenildi…

Futbolun ötesinde bir sürü dinamik işliyor. Eskiden ben futbolla daha çok ilgiliydim. İnsan böyle daha dişli, koro kor bir maç bekliyor. Geçen hafta Kasımpaşa- Trabzon maçı mükemmeldi. Bizim derbi de o mücadeleyi görmeyince, rutin bir oyun görünce hevesle izlenmiyor.

Bu Bilika için o kadar laf söyleniyor, olay oluyor. O maçın olayı Bilica mıydı?

Yok aynı hareketi Fernando Torres yaptı. Hiç kimse konuşmadı, sarı kart bile almamış yani. Bir problem var ki bir çıkış bulmuşlar, onu uyguluyorlar. Brezilyalılar çocukluktan beri futbol oynayan adamlar, sokakta öğrenmişler futbolu. Normaldir yani bu durumlar.

Futbolu sinemayla bağlayalım o zaman. Türk sinemasında futbolla ilgili üretim hiç görmüyoruz. Büyük kulüplerimiz niye böyle bir gücü kullanmıyor. Fenerbahçe’yle ilgili film yapılsa etkisi olmaz mı?

Bizim sermaye biraz çekingen bir sermaye. Devlete bakan sermaye. Bu da vizyonlarının biraz dar olmasına neden oluyor. Forbes ve Economist gibi dergilere bakarsan dünya üzerinde daha çok hangi sektörün para kazandırdığını görürsün. O sermayeyi bulup film yapmak istersin ve filmin gücünü kullanmak istersin. Bunlar niye girmiyorlar bilmiyorum.

Bu problem sadece futbol sinema buluşmasında değil tabii Türk sineması’nın günümüze bakışında bir problem var.

Sinemacılarda şöyle yaklaşınca olmuyor tabii. Yani toplantıya gidip “Bize şu kadar para verin, Antalya’da film çekelim” deyince olmuyor.

Şu ana kadar konuştuğumuz şeyler çoğunlukla olumsuz. Bu olumsuzluklar sizi hangi noktaya getiriyor?

Daha da seçici, daha da güvensiz, paranoyak yapıyor beni.

Kamera arkasını düşünüyor musunuz ?

Tabi düşünüyorum. Önce en iyi bildiğim şey olan tiyatroyla başlayacağım. Orada hikaye anlatacağım çünkü orası en hakim olduğum yer. Bir şeyler biriktirdim gibi artık hikâyelerimi tiyatroda anlattıktan sonra yavaş yavaş sinemaya geçerim.

Dizilerle aranız nasıl? İlerideki planlarınız için de diziler ne kadar yer tutuyor?

En son bu seneki durumlardan sonra çalışma saatlerine prensipler koyuyorum. Onlara uyan birisi gelirse neden olmasın? Ama yani bilmiyorum uzun çalışmaya niyetim yok dizi setlerinde. Kimsenin de öyle olmasını istemem.

 

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here