Efsane son kez geri döndü. Lost, son sezonuna cevaptan çok soruyla başladı. Gerçi bu, yapımcısı J.J. Abrams’ı tanıyanlar için pek de sürpriz olmadı. Zira, izleyiciyi hafife almayan yapımlarla kendisine ciddi bir yer edinen Abrams’ın en belirgin özelliklerinden biri kafalarımızı karıştırmak, kırk dakikada izlediğimiz diziye, tartışarak, araştırarak saatler ayırmamızı sağlamak.

Abrams aslında yirmi senedir aramızda. İsminin zihnimize kazınması ise, kabul edelim, ne “Mission Impossible III”, ne “Armageddon”, ne “Alias” ile oldu. Lost, Abrams’ı unutulmaz kılacak asıl yapım olarak hayatımıza girdiğinde, bütün dünyada hayat durdu. Öyle ki, Türkiye’de Lost’un en yeni bölümlerini gösteren dijital kanal bile, bir rekora imza atarak, altıncı ve son sezonu, Amerika’dan üç gün sonra yayınlamaya başladı. Bu bile dizinin ne kadar büyük kitleye hitap ettiğinin göstergesi olabilir.

Ağzımıza armudu pişirip veren, hatta bir de bizim yerimize çiğneyen diğer yapımların aksine, izleyiciyi araştırmacılığa, teorisyenliğe sevk eden Lost’un içinde kaybolduk çoğumuz. Televizyonda, o ana kadar sadece izleyiciyi şaşırtmak söz konusu iken, Lost, şaşırabilmesi için önce anlayabilmesi gerektiğini benimsetti seyredenlere. Böylece, kendimizi teori üstüne teori okur, o internet sitesinden bu internet sitesine koşarken bulduk. Peki, bu kadar insanın bu karmaşık, zor dizide bulduğu neydi?

Televizyon yapımları genelde izleyiciyi yormamak için uğraşır. En popüler dizilerden biri olan CSI serisinin başarısının altında da biraz bu yatmıyor mu? Birkaç dakika önce topladığı delili incelerken bile, toplama anını ‘flashback’ olarak veren diziyi, karakterlerin, gerçeklikten uzak ama izleyiciyi bilgilendirici diyalogları sayesinde anlamamak mümkün değil. Keza, yeni dizilerden “FlashForward”daki ‘flashback’ler de, hafızası normal sınırda olan insanları çileden çıkarmaya yetecek kadar fazla. Bunun altında ise “American Idol”, “The Biggest Loser” gibi çerezlik şovların reyting şampiyonu olduğu bir ülkede, en az onlar kadar anlaşılır dizileri piyasaya sürme politikası yatıyor.

Yalnız bir dizi, bütün bu kuralları alt üst ederek başarılı olmayı, hatta efsaneleşmeyi başardı. Halkın her kesiminden insanı kendine bağlayan Lost’un bu başarısının altında, öncelikle her nabza ayrı şerbet vermesi yatıyor.

Başlarda pek anlam veremediğim şu idi; biz balık hafızalı televizyon izleyicilerinden, üç sene önce yayınladığı bölümdeki birkaç dakikalık olayı hatırlamamızı bekleyen diziyi, sevenleri gerçekten anlıyorlar mı? Hayır… Büyük bir çoğunluk sadece senaryonun sürükleyiciliğine kapılıyor, içindeki aşk üçgeninden etkileniyor ya da sadece Kate’i güzel, Sawyer’ı yakışıklı ya da John Locke’u gizemli bulduğu için izliyor. Onlar diziye reyting kazandırmaya devam ederken, bir grup izleyici de Yakup Peygamber’den, Foucault’un Sarkacı’na, Atlantis’ten, Oceanic Airlines’a kadar araştırıp duruyor. Yani, isteyene merak, isteyene macera, isteyene de aşk veriyor Abrams.

Abrams’ın zeka ürünü senaryoları bir yana, pazarlama dehası da bahsedilmeye değer. Yapımcı, viral reklam türünün en güzel örneklerini sıralayıp duruyor. Dizide geçen firmaların web sitelerine girdiğinizde, hayal ürünü olduklarını anlamanız mümkün değil. Hatta yanılıp Ajira Airlines’tan bilet almaya bile çalışabilirsiniz. Abrams’ın diğer dizisi “Fringe”te geçen Massive Dinamics’in, 2008 filmi “Cloverfield”deki Rob’un Japonya’ya çalışmak üzere gideceği içecek firma olan Slusho Company’nin ve Cloverfield canavarının uzaydan gelişinde rol oynayan Tagruato firmasının da sitelerini internette bulmak mümkün.

Bu pazarlama tekniğini, yapımlarını birbirini ufak ayrıntılarla bağlamakta da kullanıyor. Mesela, hem son filmi Star Trek’te, hem Alias’ta hem de Fringe’te Slusho içecekleri içiliyor. Dharma logosu Cloverfield’in sonunda beliriyor. Tagruato’nun reklamı Star Trek’in reklamındaki bir binanın üzerinde yer alıyor.

Peki, bu ayrıntıları fark etmeyenler izlediklerinden, yine de bir şey anlayabiliyorlar mı? Yeterince değil… Şöyle ki; Cloverfield, izleyen herkese keyif vermiş olabilir ama Abrams’ın sevenlerine yolladığı birkaç küçük mesaj, o zevki katladıkça katlıyor. Bir de tabi benim elzem bulduğum ayrıntılar var. Mesela J.J. Abrams, New York’u yerle bir eden canavarın gelişini, bize filmin sonundaki eski kayıtta, arkada okyanusa düşen mini minnacık bir leke olarak gösteriyor. Hele de evinizde izliyorsanız, fark edilmesi neredeyse imkansız bu ayrıntı, aslında bazı filmlerde dakikalar harcanarak anlatılan bir geçmiş veriyor yaratığa. Biraz da araştırmayla, Tagruato’nun bir uydusunun tam da o noktada denize düştüğünü, aramaların devam ettiğini öğreniyoruz. Böylece canavarın ya Tagruato’nun aramaları sırasında uyandırıldığını ya da yumurtasının uzaydan uydu ile birlikte düştüğünü anlıyoruz. İtiraf etmeliyim ki, bu gizlilik ve bilmececi yapımcılık beni büyülese de, Abrams’ın yerinde olsam, izleyicinin bir şey anlamama ihtimali beni korkuturdu.

Neyse ki bu cesur yapımcı benim gibi düşünmüyor, cevapları gıdım gıdım vermeye devam ediyor. Abrams, Lost’un son sezonunda başımıza bir de paralel evren sarıp, ağzından cımbızla bile laf alınamayan karakterlere yenilerini eklese de; Kate’in kiminle birlikte olacağından, sayıların anlamına, siyahlı adamdan, ilk sezondaki Adem’le Havva iskeletine kadar her şeye açıklık getireceğine söz verdi. Ama ben de J.J. Abrams’ı biraz olsun tanıyorsam, kafamızdaki soruların tamamını cevaplamak için, internet başında saatler geçireceğimizi şimdiden söyleyebilirim. Hepimize kolay gelsin.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.