İnvictus… Uzun zamandır seyrettiğim en güçlü “giriş”lerden bir tanesi.. Ama dedim ya, “giris” bir hayli etkileyici… İlerleyen dakikalarda bu etkileyici giriş yerini sıradan bir spor filmine bırakıp, bana olduğu gibi, insanda büyük bir hayalkırıklığı yaratabiliyor.

 

Clint Eastwood imzasını taşıyan filmde Nelson Mandela’yı canlandıran Morgan Freeman’ın performansı kendisinden görmeye alıştığımız nitelikte… Tek kelime ile büyüleyici. Güney Afrika’nın ilk siyahi başkanı olma özelliği taşıyan Mandela’nın karşılaştığı zorlukları konu alan, ilerleyen dakikalarda “daha iyi film görme” beklentimizi boşa çıkarıp, izleyiciyi hayal kırıklığına uğratan sıradan bir yapıt.

 

Mandela’nın hapisten çıkışıyla başlayan film, beyaz bir rugby antrenörünün, Güney Afrika geleceği hakkında, “bundan sonra Güney Afrika köpeklere emanet” sözleri ile hızlı bir ivme yakalayıp, Mandela’nın, Güney Afrika hükumetini kurarken sarfettiği, “ırk ve politik düşünce farklılıkları gözetmeden, devlet yönetimimizin kapısı herkese açıktır” söylemiyle devam ediyor.

 

İlk iş olarak zenci koruma görevlilerinin yanına, beyaz koruma görevlileri diken Mandela’nın ağzından çıkan cümleler çok etkileyici, çok kuvvetli; “Gökkuşağı ulusu burada başlıyor…” diyor Mandela, “Irklar arası barış burada başlıyor…” “Bağışlama burada başlıyor…”

 

Freeman, Mandela ile benzer yüz hatlarına sahip, ancak takındığı tavırlar, oyunculuk kabiliyeti ve özellikle oturttuğu, ve kullandığı aksan taktir edilecek cinsten.

 

Size tavsiyem internet paylaşım sayfalarından Mandela’nın görüntülerini bulup, Freeman ile karşılaştırmanız… İki ayrı kişinin arasındaki gülüş benzerliğine çok şaşıracaksınız.

 

Filmin konusuna gelince,

Mandela hapisten çıktıktan, ve bazı şeyleri rayına oturtma girişimlerini başlattıktan sonra ismi “Springboks” olan ulusal rugby takımında işlerin iyi gitmediğini görür. Birçok siyahi Güney Afrikalı, takımlarını ırk ayrımının bir parçası olarak görmekte, ve takımı dağıtmak istemektedirler. Bunun yanında Mandela’nın tek isteği vardır, o da dünya şampiyonu bir takım yaratmak.

 

Mandela amacına ulaşacağı yola, ilk olarak takım kaptanı François Pienaar’ı (Matt Damon) görüşme için ofisine çağırarak çıkar. Kısaca söylemek gerekirse olayların devlet yönetimi çerçevesinden çıkıp, spor çizgilerinin içine girip dağıldığı nokta burası olur. Bu nokta birçok filmde de görüp, hiç yabancı olmadığımız sahnelerin başlangıç noktasıdır.

 

Çok kuvvetli başlayan film birden bire sıradan bir spor filmi oluverir. Mandela’nın, Mandela olduğu dönemler, kırılma noktaları çok çabuk ve üstünkörü geçiştirilip, efsanevi Mandela, koltuğunda maç seyreden sıradan biri halini alıverir.

 

Tarihi biraz inceleyecek olursanız eğer, Mandela’nın ulusal takım üzerindeki etkisinin çok fazla olduğunu zaten görebilirsiniz, bu bir gerçektir. Yanlız şahsi düşüncem, Eastwood tarafından yönetilen, ve gerçekten de çarpıcı bir konuya sahip bu tür filmde, sporun biraz daha arka planda kalması gerektiği, ve devlet yönetiminin, Mandela’nın yaptığı diğer önemli icraatların biraz daha fazla ön plana çıkması gerektiği yönünde.

 

Herşeyi bir yana bırakıp sadece, filmde ilk planda gösterilen “rugby” sporu hakkında konuşacak olursak, ilk olarak bu sporun dünyanın çok az yerinde oynanıyor olduğunu görürüz. Eastwood’un biraz zaman ayırıp rugby sporu hakkında izleyiciyi bilgilendirmemesi, sporun kurallarını açıklayıcı sahnelerle filmi süslememesi de ayrı bir handikap olarak karşımıza çıkıyor. Kuralları bilmeden izlediğiniz rugby ayarında bir sporun, bir grup erkeğin bağıra çağıra birbirinin üzerine çullanmasından, ve biribirlerinin dişlerini dökmeye çalışmasından öteye gidebilecek bir yanı yok.

Dünya Kupası Final maçında kullanılan ağır çekim sahnelerin çokluğu, izleyicilerin tezahürat yaparkenki durum üzerinde yoğunlaşan çekimler, her ne kadar siyah ve beyazın birbirine yaklaşması, bir bütün oluşturması, aradaki ayrılığın bir şekilde kalkması olarak lanse edilmeye çalışılsa da, filmin asıl konusunun Mandela’dan uzaklaşmasını, gereğinden fazla geri plana düşmesini sağlıyor.

Bu film çok güzel işlenip, bir sanat eseri haline getirilebilirdi. Eastwood’un elinde, iyi anlatılması lazım gelen iyi bir Mandela gerçeği vardı. Doğru kullanılamayan iyi bir hikaye, akıllarda sadece “bir diğer spor filmi bıraktı”… Açıkcası çok da yazık oldu.

 

İyi günler.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here