Bütün o mızmız konuşmaları çıkarsanız, ne kalır ki geriye Woody Allen filmlerinden?

Büyük sorular, büyük anlamsızlıklar. Rahatça kırılan cinsel tabular. Gündelik yaşamın sıkıcı rutinini delen kaçamaklar. İntihar, hastalık korkusu, arkadaşlık ve seks… Bunlar üzerine bitip tükenmeyen monologlar ve diyaloglarla yürür Woody Allen filmleri.

Yüksek katlarından inen felsefenin New York sokaklarında dolaşması gibidir. Sayıklar gibi büyük soruların etrafından dönüp durur. Büyük sorularla uğraşırken anlamsızlık yakasını bırakmaz. O kadar ki verilebilecek cevaplar bir yana, soruların kaynağı olan hayatın kendisi bile anlamsızlaşır. Ve bütün bu anlamsızlıklarla boğuşmak insanı hasta eder. İşte Woody Allen sinemasının köşe taşları ve işte meşhur Woody Allen diyaloglarından birkaçı…

ANLAMSIZLIK

Dünya, hayat ve varlığımızın anlamsızlığı üzerine tiratlarla doludur filmleri. Ne anlamı vardır ki bütün bunların. Hiç. Sıfır…

(Whatever Works/Kim Kiminle Nerede – 2009)

Boris Yellnikoff (Larry David) konuşuyor:

– Yeni yıl kutlamalarından nefret ederim. Herkes eğlenmek zorunda. Aptalca bir şekilde kutlama yapmaya çalışıyorlar. Peki ya neyi kutluyorlar? Mezara bir adım daha yaklaşmalarını mı? Bu yüzden, söylemekten dilimde tüy bitti; bulabileceğin veya alabileceğin her sevgi, tutunabileceğin veya sağlayabileceğin her mutluluk, iyiliğin geçici de olsa her bir ufak parçası, ne olsa işe yarar. Ayrıca kendinizi kandırmayın, bunun doğuştan gelen yeteneğinizle veya zekânızla bütünüyle ilgisi yok. İtiraf etmek istemeseniz de varlığınızın büyük bir kısmı şansa dayanıyor. Tanrım, babanızın milyarlarca spermi arasından sadece bir tanesinin sizi yaratan o yumurtayı bulma olasılığı nedir? Kafanızı yormayın yoksa panik atak geçirirsiniz.

SEKS VE ALDATMA

Manhattan filminden Hannah ve Kızkardeşleri’ne kadar hiçbir Woody Allen filmi yoktur ki içinde aldatma, suçluluk duyguları, ayrılmalar ve yeni baştan başlama denemeleri olmasın. Gizli saklı gerçekleşen sadakatteki kırılmayı gerçeği itiraf etme ve günah çıkarma süreçleri izler hep.

 

(Scenes From A Mall/Alışveriş Manzaraları – 1991)

Deborah Fifer (Bette Midler) ve Nick Fifer (Woody Allen) konuşuyor:

– Demek hiçbir şey.

– Bilirsin işte, rutin seks.

– Ona hiç onu sevdiğini söylemedin mi?

– Hayır… Söylemiş olabilirim. Evet, söylemiş olabilirim. Ama onu sevmedim. Emin bile değilim…

– O halde, ona da yalan söyledin.

– Yalan söylemedim. Bilirsin işte, şehvet ateşiyle insanlara birşeyler söylersin.

– O halde, sevdin onu.

– Onu sevmedim. Ondan hoşlandım. Sevdiğim seksti.

– Beni seviyorsun, ama yalnızca seksten hoşlanıyorsun.

– Hayır. Bizim seks yapmamızı seviyorum, ama 16 yıldan sonra, bilirsin işte. Kabul etmelisin ki, her ailede, çok rutin hale geliyor. Sanki iki zombiymişiz gibi. Bak, söyledim sana, bitti. Sen ne…

– Peki bana neden şimdi anlatıyorsun?

– Deborah, ne fark eder ki? Ben…

– Suçlusun ve seni beraat ettirmemi istiyorsun.

 

 

SEKS VE TABU

Tabuları yıkar filmlerinde Woody Allen. Ama bunu büyük bir iş beceriyormuş edasıyla değil, sıradan insanların sakarlığıyla yapar. Kendi içinde samimi olduğu için kimse ortada büyük bir felaket yaşanıyormuş hissine kapılmaz. Tam aksine “Evet bu olabilir, benim de başıma gelebilir” dedirtir.

 

(Hannah and Her Sisters/Hannah ve Kızkardeşleri – 1986)

Elliot (Michael Caine) kendi kendine konuşuyor:

 

– Tanrım! Bu ne güzellik! Gördüğüm en güzel gözler onda. O kazağın içinde ne kadar da seksi görünüyor. Onunla yalnız kalabilsem. Ona dokunsam, öpsem ve onu ne kadar çok sevdiğimi söyleyebilsem. Kes şunu seni aptal! O senin karının kız kardeşi. Ama elimde değil ki. Bu aşk tüketti beni. Aylardır kahroluyorum. Hep onu hayal ediyorum. Ofiste tüm gün onu düşünüyorum. Ah Lee! Ne yapacağım ben? Çevrende dönüp duruyorum. Ve bu iğrenç bir şey. Kapıda yanımdan geçerken boynundaki parfümün kokusunu aldım. Tanrım! Bir an bayılacağım sandım. Kendine gel. Sen saygın bir finansal danışmansın. Bayılman hoş karşılanmaz.

 

 

İNTİHAR

“Hiç intiharı denemedim” der Woody Allen röportajlarında ama bu intihar konusunu hiç düşünmediği anlamına gelmez. Onun intiharla bu kadar uğraşmasını şu sözleriyle anlayabiliriz belki: “Kimi insan yaşamı trajik bulur. Kimi insansa yaşamı o kadar trajik bulur ki bundan mizah çıkarır. Çünkü onlar yaşamı o kadar korkunç olarak algılarlar ki bundan bir mizah çıkarmasalar intihar etmek zorunda kalırlardı. Benim içinse trajik ve komik alternatifleri yok. Benim için trajik ve çok trajik var.”

 

(Stardust Memories/Stardust Anıları- 1980)

Sandy Bates (Woody Allen) ve Dorrie (Charlotte Rampling) konuşuyor.

– Sırtın çok şey…

– Biliyorum, çok gergin.

– Düğüm düğüm olmuş. Annene ne teşhis koymuşlardı? Şizofrenik miydi yoksa?

– Şizofrenikti, depresifti, ayrıca…

– Anlıyorum. Bütün illetlerden varmış. Bu garip, çünkü benim ailemde kimse intihara bile kalkışmamış. Hiç kimse. Orta sınıf için böyle bir seçenek yokmuş. Annemin haşlanmış tavukla makine arasında mekik dokumaktan kendini vurmak filan aklına gelmemiş.

 

ENTELEKTÜELLER

Woody Allen “Ben entelektüel değilim. Yemekten sonra koltuğa otururum. Sağımda bir bira durur. Sonra da televizyonda beyzbol maçı seyrederim. Kalın gözlüklerimden ötürü herkes Kierkegaard okuduğumu ya da kurşunkalemle Hegel’den notlar tuttuğumu zannediyor. Ama öyle değil” diyor. Entelektüel olmadığını söyleyen Woody Allen filmlerinde entelektüellerin gevezelikleriyle bir güzel dalgasını geçer.

 

(Manhattan – 1979)

Tracy (Mariel Hemingway) ve Isaac (Woody Allen) konuşuyor:

– Heyecanlı görünüyordu.

– Heyecanlı mı? Tahakküm kuruyordu. Korkunç biriydi. Her şey beyindedir. Radcliffe saçmalığı da nereden çıktı. Bir de Scott Fitzgerald, Gustav Mahler ve Heinrich Böll’ü sınıflaması yok mu?

– Neden bu kadar kızgınsın?

– Entel ayağı yapanları sevmiyorum. Bilgiçlik taslıyordu. Van Gagh’mış. Duydun mu, Van Gagh dedi. Tıpkı bir Arap’ın konuşması gibi. Eğer Bergman hakkında bir kelime daha etseydi, bir yumrukta lenslerini gözünden çıkarırdım.

– Yale’in metresi mi o?

– Bunu asla anlayamayacağım. Mükemmel bir karısı var fakat bu ufaklıkla oynaşıyor. Her zaman bu tarz kadınlara bayılmıştır, onu varoluşsal gerçeklik tartışmalarına çekenlere. Muhtemelen önlerinde şarap ve peynirle yere oturup “alegorik” ve “didaktisizm” gibi kelimeler sarf ediyorlardır.

– Bence Yale ondan gerçekten hoşlanıyor.

 

HASTALIK HASTASI

Psikologların hipokondri, yani hastalık hastalığı için referans göstermelerine yetecek kadar malzeme vardır Woody Allen filmlerinde.

 

(Hannah ve Kızkardeşleri)

Mickey (Woody Allen) kendi kendine konuşuyor:

– Tamam, sakin ol. Bir şeyin olduğunu söylemedi. Sadece röntgende gördüğü bir lekeden hoşlanmadı o kadar. Bu, bir şeyin olduğu anlamına gelmez. Hemen sonuca varma. Sana hiçbir şey olmayacak. New York’un ortasındasın. Burası senin şehrin. İnsanlarla, trafikle ve restoranlarla sarılısın. Nasıl olur da, bir anda öylece yok olabilirsin? Sakin ol. İyi olacaksın. Paniğe kapılma. Ölüyorum! Ölüyorum! Biliyorum! Ciğerlerimde bir leke var! Tamam, şimdi sakinleş. Aynı şey, değil mi? Tanrım! Uyuyamıyorum! Tanrım! Kafamda basketbol topu büyüklüğünde bir tümör var! Artık gözümü her kırpışımda onu hissedebiliyorum! Aman Tanrım! Benden beyin taramasına girmemi istiyor; sırf zaten bildiği şeyi onaylamak için. Tanrı ile bir anlaşma yapacağım. Sorun sadece kulağımda olsun, tamam mı? Sağırlığa razıyım, tek gözüm kör de olabilir. Ama bir beyin ameliyatı istemiyorum. Kafatasıma bir girerlerse sonum çiçekçide çalışan komik kasketli çocuğa benzer.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.