Tuhaf, ama bir o kadar da saygı duyulması gereken, enteresan bir film.

Maurice Sendak’ın 1963 yılında çıkardığı çizgi roman kitabından uyarlanarak beyaz perdeye taşınan, “Being John Malkovinch” filminden de hatırlayacağımız, Spike Jonze’nin yönetmenliğini yaptığı, oturup bu filmi izleyebileceğimi ve daha sonra da yazabileceğimi aklımın ucundan bile geçiremeyeceğim, ilginç bir yapıt.

Korkunç, fakat iyi yürekli yaratıkların aralarındaki şakalaşmalar, ve olgunlaşmamış kavgalar, belli yaş altındaki hedef kitlenin dikkatini fazlasıyla çekecek güçte. Yalnız aynı ilgiyi belli yaş üzeri izleyiciden beklemek, biraz hayalcilik olur kanaatindeyim.

Hikaye; ele avuca sığmayan, yaramaz, hayatından da pek memnun olmayan Max’in, bir gün akşam yemeğini yemeden odasına, yatmaya gönderilmesini ve daha sonra odasının içinin korkunç, ürkütücü ama bir o kadar da kibar, nazik ve iyi huylu yaratıklarla dolmasını ve Max’in hayatını bu yaratıklar etrafında kurmasını anlatıyor.

Yukarıda kabaca bahsettiğim, hikayenin “çocuklar için olan” konusu, fakat buz dağının su altında kalan “yetişkinler için olan” kısmı çok farklı, ve beni bu filme götüren başlıca etken.. Bu da kısaca;

Dış dünya’dan, sadece küçük bir çocuk kadar haberi olabilecek küçük bir çocuğun, tamamen hayalgücünü kullanarak, hatta çoğu zaman hayalgücünü sonuna kadar zorlayarak, kendi merkezli, büyüleyici bir dünya kurma cabası..

“Çocuk aklı” dediğimiz, küçük bir tebessüm ile geçiştirdiğimiz, yoğunluktan ve coğu zaman yorgunluktan zaman bulup da aklımızın ucundan bile geçiremediğimiz, veya geçirmekten korktuğumuz, o güzellikleri düşünebilecek, görebilecek kadar çocuk olamadığımız uçların, köşelerin, beyaz perdede karşımıza çıkması…

Bir çocuğun, güneşi bir canlı gibi görebilmesi… Her an güneşin ölebileği, ve buna bağlı olarak dünya yüzeyindeki hayatın bitebileceği fikri…

Hangi yetişkin oturup, beyninin kalın duvarlarına böyle bir pencere acıp, o pencereden dışarı bakabilir?

Yetişkinlerin bakmaya cesaret edemediği, hayalgüçlerinin yetmediği bu gibi fikirlere, küçük bir çocuğun çok rahat ulaşabilmesi, ve hatta bu fikirler içerisinde kendine bir dünya kurması.. Bu dünyada edindiği tecrübeleri, gerçek dünyaya kanalize edebilmesi ve bir şekilde kendisini, ailesini, ve etrafındakileri tanıması…

Film, kukla-vari bir hikayenin, çok başarılı bir animasyon ile yoğrulup, bir çocuğun hayalleri ile bezenen, büyüleyici bir görüntü kazanmış. Yönetmen Jonze, ve çizgi romanı senaryoya uyarlayan Dave Eggers’ın ortak çalışması, duygularını ve hislerini filmin her karesine yaymaları ise tam anlamıyla mükemmel.

Yeri gelmişken filmin müzikleri hakkında da birkaç şey söylemek istiyorum.

Kanımca bu muazzam hikaye ile paralel gidebilecek güzellikte, insanı filme çeken, çekince de filmi her ayrıntısı ile içinde hissettiren, çok başarılı müzikler kullanılmış. Müziğin, bir film için ne kadar önemli bir unsur, ve hatta olmazsa olmazlardan biri olduğunu anlayabileceğiniz, ender yapımlardan bir tanesi.

Bir de unutmadan, filmin reklamlarını ve tanıtıcı görüntülerini izledikten sonra “kitabı her zaman filminden iyidir” sözüne her zaman inanan biri olarak önce kitabı bulup okudum. İlk bakışta o ince kitaptan, nasıl olur da 102 dakikalık bir film çıkabileceğini pek kestiremedim doğrusu. Kitabı gördüyseniz, okuduysanız bana hak vereceğinizi düşünüyorum.

Ama bunun sizi etkilemesine, fikrinizi değiştirmesine izin vermeyin… Şayet kitabı beğendiyseniz, kesinlikle filme de şans vermelisiniz.

 

Iyi seyirler..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.