2000’lerin en kilit ve en özgün korku filmi olarak öne çıkan “Son Durak”, serisinin dördüncü filmiyle bu ay sinemalarımıza uğruyor. Parapsikolojik korku filmini daha önce rastlamadığımız kalıplara oturtan yapıtın, ‘şeytan filmi’, ‘telekinetik korku filmi’ ve ‘slasher filmi’ ile de yakından akraba olduğunu söyleyebiliriz. Nasıl 70’lerde “Halloween”, 80’lerde “Elm Sokağı Kabusu”, 90’larda “Çığlık” var ise, 2000’lerin ilk on yıllık dönemi de korkuda “Son Durak”ın çıktığı periyod olarak anılacak.

 Sinema tarihinde korkunun şekillenişine baktığımızda, kimi filmlerin belirgin bir alt tür içinde çığır açtıklarını, geri kalan önemli yapıtların ise ‘korkuda füzyon yapan bir iskelet’ ile zirve yaptıklarını görebiliriz. Bunlardan birincisine “Frankenstein” (1931), “Dracula” (1931), “Yaşayan Ölülerin Gecesi” (“Night of the Living Dead”) (1968), “Halloween” (1978), “Sapık” (“Psycho”) (1960), “Rosemary’nin Bebeği” (“Rosemary’s Baby”) (1968), “Altıncı His” (“The Sixth Sense”) (1999), “Yüksek Tansiyon” (“Haute Tension”) (2003), “Çığlık” (“Scream”) (1996) ve “Canavar” (“Cloverfield”) (2008) gibi örnekler verilebilir.

İkinci şıkka geçtiğimizde ise daha çok Alfred Hitchock, Dario Argento, Lucio Fulci gibi yönetmenlerin, Clive Barker gibi yazarların sinema filmi örnekleri gelir aklımıza. Hitchcock’un belli alt türleri benimsediği “Şüphe” (“Suspicion”), “Rebecca”, “Sapık”, “Gizli Teşkilat” (“North by Northwest”), “Kuşlar” (“The Birds”) gibi filmlerinin varlığına tanıklık etsek de, aslında “Hırsız Kız” (“Marnie”), “Arka Pencere” (“Rear Window”) ve “Ölüm Korkusu” (“Vertigo”) gibi belli bir şablona dahil olmayıp ‘suspens’leriyle öne çıkan yapıtları da vardır. Argento ve Fulci’nin kaynaklık yaptığı İtalyan korku sineması ise bir hayli değişkendir. Bu eğilim de aslında son 20 yıldaki korku sinemasında daha aktif duruma geldi. Zira “Kuzuların Sessizliği” (“Silence of The Lambs”) ve “Yedi” (“Se7en”) gibi eserler dahi korku filmi olarak anılabilecek melez tür örnekleri.

2000’lerdeki korku sinemasına geçince ise kanımca şimdilik, “Yüksek Tansiyon” (“Haute Tension”), “Alacakaranlık” (“Twilight”), “Canavar” (“Cloverfield”) ve “Koku: Bir Katilin Hikayesi” (“Perfume: The Story of a Murderer”) ile beraber en belirleyici tür örneği “Son Durak” oldu. Aslında bu filmlerin tamamının bir alt türü yenilediğini görsek de, “Son Durak”ın durumu daha çok melez bir tür egzersizi sunmak olarak görülebilir. Kaynağında Hitchcock filmlerinin yönetmenlik stilini, ‘medyum gücü’ ya da ‘parapsikolojik korku’ alt türü olarak anılan şeyi, slasher filmini ve şeytan filmini barındıran yapıt için rahatlıkla ‘alt türlerin ya da eğilimlerin içinde denemeler sunuyor’ denilebilir.

Ancak alt türleri incelediğimiz zaman filmin, “Çığlık”ın (“Scream”) (1996) slasher filmini komedi öğeleri ve pastiş motiflerle iç içe geçiren modelinin sömürüldüğü döneme denk geldiğini görebiliyoruz. Buna istinaden, bu yeni nesil mizah yüklü teen-slasherların istila ettiği korku türünün imdadına yetiştiği sonucu da çıkarılabilir bu durumdan. Yani aslında slasher filminin katilsiz hali olarak görülüyordu “Son Durak”. İçerisinde her karakter için bir korku figürünün ismini kullanması ya da kimi zaman cinayetleri korku klasiklerinden alması da pastiş müdahaleler olarak özümsenebilir. Ancak eseri, sadece döneminin içinde ‘slasher filmini bozan katilsiz bir yapı’nın içinde yorumlayabiliriz. Sinema tarihinin yapraklarına girince ise durum değişiyor. Zira bu açıdan bakınca alt türün, daha önce “Elm Sokağı Kabusu” (“A Nightmare on Elm Street”) (1984) ve “Candyman” (1992) ile metafiziksel slasher filmi olarak işlev gördüğünü ve yenilendiğini biliyoruz. Bu sebeple de burada herkesi ‘ölüm’ün ya da mitolojideki ölüm tanrısı ‘Hades’in öldürmesi ve elinde bıçaklı hiçbir katil olmaması, alt türün özüne aykırı bir hareket aslında. Ancak çok uğraşılırsa, ‘parapsikolojik slasher filmi’ olarak da anılabilir ‘Son Durak’ serisi. Zaten slasher filmi, fazlasıyla gevşek bir alt tür. Bu açıdan bakınca “Testere” (“Saw”) ile istismar filminin ve kara filmin içine giren veya “Koku: Bir Katilin Hikayesi” ile dönem filminin sularında olgun bir model oluşturan alt türün, kendisinden biraz daha farklı alanlara da rahatlıkla uyum sağlayabildiği söylenebilir. Zira “Son Durak”ın, aslında “Blair Cadısı”nın (“The Blair Witch Project”) slasher filminde yapamadığı yeniliği yapmayı becerdiği de iddia edilebilir o dönem için.

Belki yanlız başına kalsa öyle bir yorumda bulunabilirdik. Ancak işin garibi 2003, 2006 ve 2009’de üç devam filmine gebe oldu bu özgün çalışma. İşin daha da ilginci, 2003 yapımı filmin fazlasıyla ‘parapsikolojik korku filmi’, 2006 yapımı eserin ise ‘şeytan filmi’ kokmasıydı. Yani serinin motiflerinden her türlü alt türe kaymak mümkün idi. Aynen ilk film için ‘gotik alt türü’nün ürünü yorumunu yapabileceğimiz gibi…

Ancak bizim, bu özgün korku filmini özetlememiz gerekirse, açılışın uçak, araba, rollercoaster, metro kazası veya stadyumun yerle bir olması gibi ‘ufak çaplı felaketler’le yapıldığı söylenebilir. Konu aldığı mesele ise bunlardan son anda haberi olan medyum güçlerine sahip ana karakter ile onun etrafındakilerin, ölümün tekrar peşine düşmeleriyle verdikleri mücadele. İlk olarak bu öyküden anlayacağımız gibi, ana iskelet ‘doğaüstü’ bir güçle şekilleniyor. Buradan da korkunun ‘okült korku filmi’, ‘parapsikolojik (ya da psişik) korku filmi’, ‘metafiziksel korku filmi’, ‘şeytan filmi’, ‘hayalet filmi’, ‘gotik korku filmi’, ‘büyü filmi’, ‘telekinetik korku filmi’ gibi ne olduğu anlaşılmayan bir gücün karakterlerin peşine düştüğü alt türlerine gidebiliriz. Aslında ufak çaplı felaket meselesini de korku filmlerinde çok fazla göremeyiz. Bunun da yenilikçi bir motif olduğu söylenebilir. Zaten yine bir kehanetin üzerine giden melez bir iskelet yaratan parapsikolojik felaket filmi “Kehanet”in (“Knowing”), bu durumdan güç alarak “Son Durak”ın izini süren filmler arasına girdiğini de ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Tabii bu ilginç konu, zamanla ‘orada olsaydım ölürdüm. Ama bir tesadüf hayatımı değiştirdi!’ meselesinin izini sürüyor. İlk film beklendiği gibi ‘gotik korku filmi’ olma ihtimali taşıyarak ana karakteri deli konumuna oturtabilecek bir yapıya sahip. Bu da zaten bütün Hitchcock filmlerinin suspensini getiriyor karşımıza. Kendimizi “Rebecca”daymış gibi hissetmemizi sağlıyor.

Ancak tabii sinemaya “Przypadek” (“Blind Chance”) (1997), “Bugün Aslında Dündü” (“Groundhog Day”) (1993), “Koş Lola Koş” (“Lola Rentt”) (1998), “Rastlantının Böylesi” (“Sliding Doors”) (1998) gibi filmlerle yavaş yavaş giren ve 2000’lerde “Amélie” (“Le Fabuleux Destin d’Amélie Poulain”), “Tesadüfler” (“Serendipity”) gibi yine alakasız türlerdeki filmlerle de yoluna devam edecek olan ‘tesadüfle kader değiştirilebilir mi?’ meselesi üzerine bir egzersiz de sunuyor. Burada ise o eğilimin ilk kez korkuda bu kadar birincil bir role kavuştuğunu söyleyebiliriz. Zaten bu mesele de ister istemez tanrıbilimsel bir okuma getiriyor seriye. Öyle ki James Wong da alt açı ile üst açı gibi kavramlara başvurmaktan geri durmazken, sürekli ‘gözlemci kamerası’yla da bir şeyin karakterleri takip ettiğini vurguluyor. Böyle olunca da ‘ölüm peşimizde!’ meselesinin iyiden iyiye izini sürmüş oluyor. Öyle ki katilin ‘tesadüfler’ olduğunu algılayabilecek duruma dahi geliyoruz.

Tabii serinin ölüm-yaşam arasında kalmış karakterlerin mücadelesi olarak algılanması da mümkün. Bu da ‘Hades’ ile ‘dünya’ arasında sıkışma meselesinin izini sürüyor mitolojiden bildiğimiz. Ki bu ölüm-yaşam arasında kalma durumunun yaşamaktan bile daha tehlikeli olduğu söylenir. Zaten bu motif de “Constantine” (2005), “The Dark” (2008), “İşkence Odası” (“Martrys”) (2008) gibi bazı korku filmlerinde etkileyici bir yapıya kavuşturulmuştur. ‘Son durak’ ismi de buradan geliyor zaten.

Filmin ‘Hades’i katil konumuna sokmasının, bizleri ister istemez ‘şeytan filmi’nin dehlizlerine götürüyor. Öyle ki ‘Hades’in fiziksel temsili de “Candyman”in başrol oyuncusu Tony Todd’un üç filmde de çıkıp ‘ölümün hedefi’ni anlatmasıyla canlanmış oluyor. O karakter de zaten bir rehber niteliğinde. Cinayet olacaksa doğal olacak demek istiyor kısacası.

Nihai sonuçta aslında ‘parapsikolojik şeytan filmi’ örneği ‘Son Durak’ serisi. Zira korku sinemasının tarihinde, bu iki kavramın sürekli birbiriyle çakıştığın aşinayız. İkinci filmde David R. Ellis’in yönetmenliğiyle cinayetlerden çok ‘medyum’luk durumunun öne çıkarılması veya serinin üçüncü halkasında James Wong’un dönüşüyle ‘cinayetlerdeki tesadüfler’in şeytanın uçuşu adlı bir rollercoastera binen karakterlerin peşine düşmesinin de çok bir önemi yok aslında. Buna ek olarak, bir sonraki filmi“Ölüm Hattı”nda (“Cellular”) tesadüfler üzerinden bir aksiyon dokuyan Ellis’in, “Son Durak 2”de de aynı mantığı benimsediğini normal karşıladığımızı belirtelim.

‘Son Durak’ serisi, parapsikolojik korku filmlerinin iki geleneğinden en ‘saf’ olanını benimsiyor. “Night Has a Thousand Eyes” (1948), “Laura Mars’ın Gözleri” (“Eyes of Laura Mars”) (1978), “Ölüm Bölgesi” (“The Dead Zone”) (1983), “3. Göz” (“The Gift”) (2000) gibi safkan parapsikolojik korku filmlerinde, cinayeti önceden görebilme yetisine sahip karakterlerin korkutucu hallere sokulup hatta ‘deli’ yerine konulduklarına tanık oluruz. Bu da zaten korkuda ana karakter ‘doğaüstü bir şey’ görünce uygulanan bir motif zaten. Ancak bu alt türün genelde başka bir alt türle birleşip aktif hale geldiğini söyleyebiliriz. Örneğin “Laura Mars’ın Gözleri”nde polisiye, “Ölüm Bölgesi”nde ise politik-gerilimle birleştiğine tanıklık ediyoruz. Tabii onunla yakından akraba olan ‘telekinetik korku’ filmlerini de anmak lazım burada. “Lanetli Kasaba” (“Village of the Damned”) (1960), “Tarayıcılar” (“Scanners”) (1981), “Günah Tohumu” (“Carrie”) (1976), “Patrick” (1978) ve “The Devil Doll” (1936) gibi filmler, bir şekilde ele geçirilip telekinetik güçleriyle tehlike yaratan genelde ‘çocuk’ karakterleri ele alır.

Parapsikolojik korku filminin o aradığı bileşeni ise burada şeytan filmi. Zira şeytan filmlerinde şeytanın ya da ölümün kimin içine ve ne sebeple girdiğini veya karakterleri niye öldürdüğünü bilmeyiz. Ancak genelde özellikle “Rosemary’nin Bebeği”nden (“Rosemary’s Baby”) başlayarak büyücülük yapma ve canavar kılığına girme yetisinden vazgeçen Lucifer, B filmlerinin has maddesi olma özelliğini rafa kaldırmıştır. “Şeytan” (“The Exorcist”) (1973), “The Omen” (1976), “Şeytan Çıkmazı” (“Angel Heart”) (1987), “Şeytanın Avukatı” (“The Devil’s Advocate”) (1997) gibi filmlerde belli karakterlerin içine girerek onlara istediklerini yaptırmıştır. Böylece baskın bir rol oynamıştır. Burada da ana karakterin içine girip onu parapsikolojik güç sahibi yapıyor. Canı istediği zaman da istediği kişiyi öldürüyor. Yani günümüz sinemasına ayak uyduran melez bir iskelet kuruyor ‘Son Durak’ serisi. Ancak uyguladığı alt tür için ‘parapsikolojik korku filmi’ demek daha uygun olacaktır. Zira parapsikolojinin başka alt türlerle birleşme özelliği olmasına karşın, içine girdiği formüllere bu isim verilir. Çünkü uygulanması çok basit bir şey değildir. Bu sebeple ayrım yapılması daha doğru olur.

Elbette bu haliyle “Kelebek Etkisi” (“The Butterfly Effect”) (2004) gibi ikinci ve dördüncü filmi yazan Eric Bress-J. Mackye Gruber ikilisinden çıkan bir projeyi etkilediği söylenebileceği gibi, şeytan filmi ile parapsikolojik korku filminin kalıplarını daha olgun bir yapıya, kimsenin ne olduğunu bilmediği şüphe dolu bir evrene kavuşturduğu da söylenebilir.

Ancak son film olan “Son Durak 4”ün (“The Final Destination”), serinin David R. Ellis yönetimindeki ikinci halkası olması sebebiyle, “Son Durak 2”deki paralel kurgu gibi tekniklerin üzerine giden yüksek tempoyla zirve yapacağını, cinayet sahnelerinin ise detaydan ziyade göndermelerle donatılacağını söylebiliriz. Zira ikinci filmde “Kuşlar”, “Asansör” (“De Lift”) (1983), “The Dentist” (1996) gibi filmlere somut göndermeler yapan cinayet sahneleriyle hafif postmodern ve yap-bozlu bir yapı kurmuştu Ellis. James Wong gibi tanrıbilimsel diyarlara inen ve ‘medyum gücü’nü dahi uçuşan kağıtlarla, fotoğraflarla veya başka şeylerle veren bir yönetmen değil. İlle de “Laura Mars’ın Gözleri”ndeki gibi gelecek görüşünü birebir gösterip orijinalliği bitiren bir yönetmen. Ancak tesadüflerle oynama açısından yetenekli. Wong’un üçüncü filmde ‘fotoğraflar’ üzerine kurduğu zeki numarayı gördükten sonra biraz kendisine ısınmak mümkün olmasa da…

Tabii bu noktada da son olarak, “Laura Mars’ın Gözleri”ndeki medyumluk meselesinin filme tesadüflerle iç içe geçerek yerleştirildiğini, bu doğrultuda da parapsikolojik tonla sürekli oynandığını belirtelim. ‘Son Durak’ serisinin de belirsizliği ve orijinalliği oradan geliyor zaten.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.