Türk Sineması Türkiye’nin gerçek problemlerine hep ihtiyatlı yaklaşmıştır. Festivallerin ödüllü filmi İki Dil Bir Bavul memleketimiz için iğneli fıçı sayılabilecek bir konuya müthiş bir masumluk ve duyarlılık ile yaklaşıyor

Zamanın Ruhu’nun bu sayısında çok özel bir filmi konuk ediyoruz. Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’ın yönettiği İki Dil Bir Bavul dolaştığı festivallerden sonra Cinedergi’nin sayfalarına konuk oluyor. Okuldan yeni mezun olmuş bir öğretmenin Urfa’nın Siverek ilçesinin Demirci Köyüne gelip Türkçe bilmeyen köyün çocuklarını eğitmek için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Filmin yönetmenleri aslında bu filmi yaparak iğneli bir fıçıya girip hiç yara almadan çıkmayı başarmışlar. Biz şu yazıyı yazarken bile inanılmaz dikkat ediyoruz. Halbuki bu sayfalar ne devlere kafa tutmuştur ama söz konusu kendi memleketi olunca insan farklı bir baskı hissediyor. Birde bu filmi yönetenleri düşünüyorum da, başarılması kolay bir iş değil. Çünkü bir tarafta vatan toprağı, bu ülkenin bütünlüğü var, diğer tarafta uzun yıllar yalnız bırakılmış, bu ülkenin yönetimleri tarafından hiçbir yatırım yapılmamış bir coğrafya, Türkiye’de yaşayıp Türk olmayan en büyük nüfus Kürtler var. Üstelik Güneydoğu Anadolu coğrafya olarak da bir çok ülkenin gözünü diktiği, yer altı kaynaklarıyla gün geçtikçe dünyanın iştahını daha da kabartan bir bölge. Nasıl Musul Milli Misak’ın içinde olduğu halde sınırlarımızın dışında kalmışsa bu planın devamı niteliğinde bir oyunun da yıllar yılı bir parçası. Bütün bunları üst üste koyduğunuzda küçücük bir köyün iki elin parmakları kadar küçük yavrularıyla bir Türk gencinin eğitim mücadelesi bambaşka yargılamalara malzeme oluyor. Zaten filmin en büyük başarısı da burada yatıyor. Bütün bu dev problemler gencecik bir öğretmenin saf sevgisi ve insancıllığı ile hiçbir şeyden haberi olmayan bebelerin kardan taştan oyun evlerinin hayal dünyasında eriyip gidiyor. Öğretmenleri gelip, okulun kapısından girene kadar Türkçe’den bihaber bu çocukların Türkiye’nin herhangi bir yerindeki yaşıtlarıyla aralarındaki fark gün geçtikçe azalmıyor, artıyor. Çünkü diğer çocuklar ilk dört ayda okuyup yazmayı çözerken Güneydoğudakiler ilk yıl sadece Türkçe’yi öğrenmeye çalışıyor. Filmde bunun dışında vurucu olan ise gencecik bir öğretmenin bütün bu problemleri omzuna yükleyip insan sevgisiyle yoğurduğu vatan sevgisi sayesinde ayakta durmaya çalışması. Bir ülke olmanın mecburiyetleri doğrultusunda kendi içinde yaşadığı çatışmalar, bazen bunları o çocuklara yansıtması, gizliden gizliye onlara duyduğu sevgi ile müthiş bir hikaye İki Dil Bir Bavul. Filmin içinde çocuklarında hikayeleri var. Sinemasal anlatımın büyük bir başarısı olarak gördüğüm küçük ilişkilerden yola çıkılarak hissettiriliyor bu minik öğrencilerin kişilikleri, ailelerinin durumu ve çıkışsızlıkları. Özellikle Zülküf ve Rojda üstüne yoğunlaşıyor öğretmen ve buna bağlı olarak öykü. Rojda kız olduğu için okula gitmekte problemler yaşıyor. Anne babası çalışırken küçük kardeşine bakmak onun görevi. Halbuki sınıfın en akıllı ve azimli öğrencisi. Öğretmeninin kalbini kazanıyor bu haliyle. Ve Emre öğretmende onun için elinden geleni yapıyor. Zülküf ise ayrı bir canavar. Sınıfın en yaramazı, düşündüğü ile söylediği bir. Fakat öğrenme zorluğu çekiyor. Bu zorluklar yaşamın içinde izleyeni gülümsetiyor. Filmin finalinde ise Zülküf’ün evine konuk olduğumuzda acı gerçeği görüyoruz. Belki de bu fakir köyün en fakir ailesine sahip Zülküf. Emre öğretmen onu arkada bırakmıyor. Öğretmenin köydeki yaşamının küçük neşelerinden biri olduğu halde Zülküf, Emre hocanın iç güdüsüyle hissettiği hedef öğrencisi. Onu arkada bırakırsa tarihte işlenmiş hataların bir yenisini işleyeceğini biliyor. Yapmıyor savaşıyor. Sonuç mu, bilmiyoruz, aslında o da bilmiyor. O görevini yapıyor, sevgisini veriyor. Kanamış, hatta kangren olmuş bir yaraya pansuman yapıyor. Yanında ise yardımcı olarak koskoca bir yalnızlık var. O da o yalnızlığını anasıyla yaptığı kısa telefon görüşmeleriyle azaltıyor. Yıl bitiyor, Denizlili genç öğretmen Emre Aydın saçlarını biryantinleyip, bitirim delikanlılığın gereği olan eski püskü arabasıyla yine dönmek üzere Horozlar şehri Denizli’nin yolunu tutuyor. Arkasında gencecik yürekler bırakıyor. Taşların arasında çıplak vücutlarıyla geleceklerine bakan koskoca gözler kalıyor onun dönüş yolunu bekleyen.

 

 

Gerçeğin kurmaca hikayeden bazen çok daha etkileyici ve olağanüstü olduğunun da bir kanıtı, Türkiye’de dev adımlarla karşısındaki engelleri yıkıp geçen belgesel sinemanın da en son başarılı örneği İki Dil Bir Bavul. Aslı Özge’nin Köprüdekiler’i, Pelin Esmer’in 11’e 10 Kala’sı, İsmail Necmi’nin Bunu Yapmalı mıyım filmlerinden sonra en başarılı belgesel kurmaca üretim.

Yönetmenlere Zamanın Ruhu adına teşekkürü bir borç biliriz.

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.