Banu Bozdemir

Filmlerdeki virüsler, virüse dokunup genetiği değişen canlılar, virüslerden kaçanlar, virüs olanlar, salgında tek başına hayatta kalanlar bu yazının konusu…

Kuş gribi, domuz gribi, salgın hastalıklar, virüsler, insana yapışan keneler, kenelere yapışan hayvanlar derken felaket senaryolarının tam da ortasında kaldık… Genetiği bozulan sebzeler, hormonla irileşen meyveler, tek kullanımlık tohumlar hepsi felaket senaryolarının gerçeğe bürünmüş hali… O yüzden filmlerdeki virüsler, virüse dokunup genetiği değişen canlılar, virüslerden kaçanlar, virüs olanlar, salgında tek başına hayatta kalanlar bu yazının konusu…

Önce insanoğlunun korkunç virüsleri ürettiği sonra da onlarla baş edemeyerek insanlığın soyunu kuruttuğu filmlerle başlayalım…
Ben Efsaneyim / I am Legend tam da insan yapımı korkunç bir virüsün kontrolden çıktığı bir dünyada başlıyor. Neville ve köpeği virüse bağışıklık gösterir ve hayatta kalırlar. Ama bu hiç de kolay değildir. Francis Lawrence sonsuz bir yalnızlık atmosferinde virüslerin başkalaştırdığı canlılara da yer veriyor…

Aslında ölümcül virüslerin yarattığı atmosfer ve kıyamet senaryoları anlamında en etkilisi Danny Boyle imzalı 28 Gün Sonra / 28 Days Later ve devam filmi 28 Hafta Sonra / 28 Weeks Later’dır… Yine bir virüs ve insanlara bulaşma durumu var. Maymunlardan insanlara geçen virüs insanları 15 dakikada zombivari yaratıklar haline getirir. Her şeyden habersiz 28 günlük uykusundan uyanan Jim, bu ölü sessizliği çöken dünyada şaşkınlık ve korku dolu deneyimler yaşar. 28 Hafta Sonra ise virüsten kaçan insanların dönüşü ama virüsün hala insan bünyesindeki sessizliği üstüne… 28 Hafta Sonra hem kendi öncül filminden, hem de diğer virüs – zombi filmlerinden daha duygusal ve farklı bir durum barındırıyor. Ama 28 Gün Sonra’nın atmosfer yapısıyla her anlamda daha etkili olduğunu söylemek mümkün…
Ölümcül Oyun / Resident Evil, bilgisayar oyunundan beyazperdeye yollanan bir film. Konu yine malum. Gizli kapaklı, yerin yedi kat dibine kadar uzanan bir laboratuarda deneyler yapılır. Virüs kontrolden çıkar ve bir personel bir anda zombi olur… Ama virüsü durduracak, hala ‘insan’ kalmış biri mutlaka vardır. Onlar ve zombiler arasında gelişen inanılmaz savaşa tanıklık ederiz… Üçleme yapan seri sonuna kadar mücadele içeriyor ve başrolde hep savaşçı ruhlu Milla Jovovich’i izliyoruz.

George Romero’dan devralınan zombi bayrağı yıllar sonra aynı isimle yine karşımıza çıkmıştı. Ölülerin Şafağı / Dawn of Dead, insan kaç zombi kovala şeklinde gelişiyor. Markete sığınan insanların tüketim ruhu orada da devreye giriyor. Ama zombiler de tüketim toplumunun bir parçası… Romero tüketim ruhunu zombilere yaymıştı, Snyder da devam filminde aynı yolun yolcusu… Yani ‘virüsler genelde ne zombiler doğuruyor’ diyebiliriz…

Salgın daha çok çocuklar ve büyükler arasındaki bir meseleye dayanıyor. Büyüklerin yarattığı bir salgın ortamından yalnızca çocuklar etkilenir ve on yıl sürecek bir koma yaşarlar. Sonra hep beraber uyanırlar. İlk hedefleri büyüklerdir. Ama serde yine zombilik vardır. Korku aleminin adamı Clive Barker yapımcı koltuğunda…

Virütük alemler filmlerinin en önemlilerinden biri olan Tehdit / Outbreak, biraz dünya=Amerika kıvamında ilerleyen filmlerden. Dustin Hoffman turuncu kıyafetler içinde virüs salgını peşinde koşan bir uzman. Wolfgang Petersen yönetmen koltuğunda oturuyor ve Amerika neyse ki kurtuluyor!

Omega Man da ‘yalnızlığım ve ben’ odaklı filmlerden. Aslında I am Legend uyarlaması kendisi. Film 1976 yılında geçiyor virüsün adı ölümcül biyolojik silah. Doktor Robert Neville hayatta kalan tek kişi… Aslında hikayeyi biliyoruz…

Oniki Maymun kehanet / salgın odaklı bir film. Cole 1996 yılında çıkacak bir salgın hastalığın beş milyar insanı öldüreceği konusunda bir kehanette bulunur. İddiasına göre, o bu felaketi yaşamıştır ve oradan ‘geriye dönmüştür’. Başlıca tanığı da 12 Maymun Ordusu adlı bir çevreci örgütün başındaki Goines adlı iyileşmiş bir eski hastadır… Terry Gilliam’ın elinde enteresan şiirsel ve görsel formlara giren film, 2012’deki yakın zamanlı kehaneti hatırlatıyor ister istemez…

Kuduz, biraz daha toplum eleştirisi kıvamında, değiştirilen organizmalar tarafında bir film. Motosikletçi kızın kaza sonrası geçirdiği ameliyat sonrasında kana ve insan etine duyduğu çekimle ilgili… Ama bu durum sadece kızla sınırlı kalmaz ve herkese bulaşmaya başlar… Cronenberg ve Romero etkileri taşıyan sert bir film.

Cassandra Geçidi 70’ler ortamında geçen, sağlık örgütünü havaya uçurmak isteyen iki adamdan birinin öldürülmesi ama bir bakterinin diğerine bulaşması ve onunla beraber yayılması üstüne… Gerilim dozu bir hayli yüksek…

Tepenin Gözleri ve devamı aslında gizemli bir şekilde kaybolmalar üzerine… Ama o gizemin, mutantların ve kaybolan bilim adamlarının akıbetinde ve dağlardan gelen sinyalin altında da bir bit yeniği aramak lazım …

The Crazies de bir uçağın düşmesi sonucunda, yöre halkı apar topar karantinaya alınıp aşılanır. Çünkü biyolojik atıklar sulara karışmış ve insanlar akıllarını kaybetmiştir. Militarizm eleştirisi yapan film aynı zamanda gerçek tehlikenin yok sayılması durumunda yaşananları da aktarıyor. George Romeo ilkinde yönetmen, yıllar sonraki devam filminde senarist.

 

Bir de dünyanın dışından yani uzaydan ya da, sesle, telefonla yani sanal olarak yayılan salgınlar da var… İstila / The Invasion de bunlardan. Uzay mekiğiyle dünyaya giriş yapan salgın, ısıya dayanıklı ve insanlara bulaşmaya pek meraklıdır. 1999 yapımı Virüs de uzaydan gelen bir salgın virüsü üzerine. Yaratıklar / Splinter ise sülük misali insanlara yapışan ve onları yok etmek için harekete geçen uzaylılar düşüncesi üzerine kurulu… The Andromeda Strain uzaydan gelen ölümcül bir virüs üzerine. Scott Kardeşlerin yönetmen koltuğunda oturduğu filmde kitlesel ölümler yaşanıyor. Yine I am Legend tadı var ama, daha bilimsel bir formunun olduğunu söylemek mümkün. Pontypool da ise ne kanla ne de havayla bulaşan bir virüs sözkonusu. Sadece kelimelerle bulaşan bir hastalık durumu var. Yani insanlar kelimelerle düşüncelerle zehirleniyor ve zombiye dönüşüm kaçınılmaz oluyor. Cevapsız Arama serisi de telefonla bulaşan ölüm virüsü üzerine gayet gerilimliydi. The Mist / Ölümcül Sis filmini de bilinmez ölüm duygusunun yaydığı gerilimle bu kategoriye alabiliriz.

The Host / Yaratık aslında savaş gemilerinin boşalttığı kimyasal atıkların yarattığı bir yaratık üzerine… Yaratığın insanlara bulaştırmak istediği bir virüsü hem de süper bir sistem eleştirisi var. Kıymık / Splinter, ormandan gelen, insanları yine zombiye dönüştüren kıymıktan ilham alırken, devam filminde daha fazla salgın yaratabileceği düşüncesini de bize fazlaca batırıyor.

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.