İstanbul Film Festivali sonuçları daha önceki hiç bir yıl Türk Sineması üzerinde bu kadar etkili olmamıştı. Bunun sebebi önceki yıllarda toplam 20 filmle festivalde yer bulan Türk Sineması’nın bu yıl rekor kırarak 40 filmle kendini göstermesi olabilir. Fakat daha çok En İyi Film Ödülü’nü alan Köprüdekiler’in yenilikçi tavrı ve diğer ödüllerin çoğunlukla ilk filmlerini çeken yönetmenlere gitmesi bu etkiyi yarattı. En İyi Film ödülünü alan yönetmen Aslı Özge ile bu etki ve farklı filmi Köprüdekiler üzerine konuştuk.

Köprüdekiler projesi nasıl başladı?

Bogaz Köprüsü trafiginde uzun süre beklerken saticilarin fotografini cekiyordum. Birgün aklima onlardan birisiyle buradan kalkip evlerine gitsem nasil olur dedim. Sonra burada hergün polisin, saticilarin ve şoförlerin birbirlerin habersiz yolunun kesistigini farkettim ve birbirine teget gecen paralel hayatlar üzerine bir film yapmak istedim. 2006’dan itibaren bu projeyi hayata geçirmek için çalıştım. Bana ilginç gelen karakterleri uzun süre takip ettikten sonra senaryoyu yazdım.

Köprüdekiler ile İstanbul Film Festivali En İyi Film Ödülü’nü aldınız? Böyle bir beklentiniz var mıydı?

Genel olarak o günkü seyircinin tepkisinden, festivallerden ve diğer basın mensubu arkadaşlardan aldığımız tepkilerin sonucunda filmin beğenildiğini o gün anladik. Jürinin de farklı bir sinema anlayışına acik davranabilecegini düsünmüstük. Bir şekilde değerlendirileceğini tahmin ediyordum ama nasıl bir ödül alacağını bilmiyordum.

Değerlendirilmek bir yere kadar ama Köprüdekiler en iyi film ödülü aldı. Aslında bizim konuşmamızın da ana konusu buradan çıkıyor. Ben bu yüzden size sürpriz oldu mu sorusunu kullanıyorum.

Benim için büyük bir sürpriz olmadı. Film daha proje asamasindayken İsviçre’deki bir festivalde sunuma davet edilmisti. Ön arastirmalardan montajladigim 10 dakikalik bir parca göstermiştim. O sırada Almanya’daki iki televizyona aynı anda filmin ön satısi yapildi. Ilginc bir sekilde Finlandiya televizyonu da hemen orada satın aldı. Daha film cekilmemisti bile, Almanya’da dagitimci buldu. Medienboard fonu Almanya’dan yapim destegi verdi. Ardından kaba montaj projelerin sunuldugu Uluslarasi Amsterdam Film Festivali’ne davet edildik. Secilen 7 projeden biriydi. Orada da Hollanda’lı bir ortak yapımcı bulundu. Rotterdam Film Fonu postprodüksiyon desteği verdi. Yani ilgi çeken bir proje olduğunu biliyorduk. Kapalı kapılar ardında yapılmadı bu proje. Yavaş yavaş sağlamlaştı, çünkü üstüne çok konuşuldu. Yapıldığı her asamada birçok kişiye gösterildi, montajı çok uzun sürdü. Tam ritmini bulana kadar, kaba montaj haliyle bile birçok festivale davet edildigi halde biz kabul etmedik, montaja devam ettik. Dolayısıyla ilgi çekeceğini, ilgi çektiğini bu anlamda biliyordum.

Burada Kutluğ Ataman gibi yenilikçi isimlerin olmasının da etki ettiğini konuşmuştuk. Bu konuda düşünceniz hala aynımı?

Tabiî ki. Ödüller o sıradaki jürinin yaklaşımıyla baglantili.

 

 

 

Türkiye de belirli bir ayrım var popüler filmle yönetmen filmleri arasında. İstanbul Film Festivali’nin bu ödül tercihi popüler filmle yönetmen filmi arasındaki farklılığı biraz flulaştırmaya yeter mi?

Sanmiyorum, çünkü benim filmim de ticari amacla yapilmis bir film degil. Ancak belki gercek karakterlerin kendilerini oynamasi ve belki de hepimizin hergün onlarin yanindan farketmeden geciyor olmamiz seyircinin ilgisini cekebilir. Ama isterseniz ilk filminizi çekin ister beşinci filminizi çekin, herkesin bir yolu var… Dolayısıyla ben ticari sinema yapmıyorum, yapamam da.

Aslında üretici açısından söyledikleriniz çok doğru fakat Türkiye’de tüketim açısından bu anlamda bir rahatsızlık var. Tüketilmiyor. Filmi yapan insanların yaşaması için gereken maddi ekonomik düzeni sağlayacak bir tüketim yok ortada.

Ilk hedefleri para kazanmak olmayan yönetmenler seyirci gitmiyor diye seyircinin gideceği türden filmler yapmaya başlamayacağına gore, bir şekilde o zaman karşı tarafı daha farklı işlere yönlendirmek gerekir, baska türlü destekler bulmak gerekir. Türkiye’de ciddi bir televizyon ve dizi tüketimi var, star dediğimiz kişiler dizlerde oynayan oyuncular. Asil televizyonlara büyük bir sorumluluk düsüyor bence. Cogunlukla dizilere veya reality programlarina yer verdikleri sürece ve sebep olarak ta seyirci bunu istiyor dedikleri sürece bir ilerleme kaydedilemez. Yurtdisinda yönetmen filmi dediginiz filmlerin hepsi televizyonlar tarafindan finans ediliyor hem de yönetmene, anlatmak istedigine veya nasil anlatmak istedigine müdahale edilmeden. Kültür fonlarinin en büyük finans kayanaklarindan biri televizyonlar. Böylece bir anlamda sorumluklarini yerine getiriyorlar.

 

 

Almanya’da bir yapılanma var. Türk sinemacıları orada neredeyse komün oluşturmuş durumda. Bu yapılanmayı nasıl buluyorsunuz?

Ben o yapılanmaya ait değilim. Ne orada doğdum ne de büyüdüm. Bu yüzden Türkiye’de olup bitenler beni daha cok ilgilendiriyor. Anlatmak istediğim şeyler burayla çok daha bağlantılı ya da özellikle hiç bağlantılı değil, dünyanın her yerinde olabilir hikayeler. Ayrica kimlige ve kisinin cinsiyetine bagli yapilanmalar beni ilgilendirmiyor. Yani kadin oldugum icin kadinlarla ilgili bir film yapmiyorum. Beni heyecanlandiran baska seyler var, “ana konu basliklari” degil.

Highdefination’ın yeni filmlerde çok etkisi olduğuna inanıyorum. Bu konuda ne diyeceksiniz? 35 mm’den de uzaklaşılmasının dezavantajları var mıdır? Böyle bir şey görüyor musunuz?

Bence video veya highdefinition gençlere film cekme olanagi sağlıyor. Ama tabii bu teknigi de iyi kullanmak gerekiyor, yoksa filmler öğrenci filmi havasından kurtulamıyor. Bu teknigi iyi kontrol edebildiğiniz zaman ve gerçekten bunu farklı bir şekilde kullanabildikten sonra neden olmasın.

 

 

Yeni projeniz var mı?

Var, calisma ismi “SOLUKSUZ”. İstanbul’da burjuva bir aile fertlerinin birbirlerinden bağımsızlaşma cabalarini anlatıyor. Bu projeyle 2005’te Selanik Film Festivali’nde Balkan Fonu’ndan senaryo geliştirme destegi almıştım, ondan beri 4 yildir üzerinde calisiyorum.

Bu projeniz daha şahsi bir proje gibi geldi bana?

Kendi basimdan gecen önemli bir olaydan yola çıkarak yazmaya basladim, ama benim kisisel hikâyem böyleydi, onun icin böyle olsun diye karakterleri hapsetmedim. Dolayisiyla 4 yillik bir senaryo yazma sürecinin sonunda benim hikayemle hic iliski olmayan birsey cikti ortaya. Sadece anlatmak istedigim sey hic degismedi.

Köprüdekilerin vizyonu 16 Ekim’de. Peki vizyona gireceği ödülden sonra mı belli oldu yoksa ödülden önce belli miydi?

Sonbaharda vizyona girmeyi dusunuyorduk, ama gün ödülden sonra belli oldu. Film Hollanda ve Almanya’da gösterime girecek.

 

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.