Fırat Sayıcı

“Ben de dahil olmak üzere, sinemada görsel ve düşünsel olarak Avrupa’nın 40 yıl önce çözdüğü sorunları Türk yönetmenlerinin birçoğunun, tekrardan yaratıp çözümlemek gibi bir çabası olduğu söyleniyor.”

2 yıl gibi kısa bir süreye, ses getiren 3 proje sığdıran yönetmen Murat Saraçoğlu’yla son projesi “Deli Deli Olma”yı ve sinema hayatını konuştuk. Birçoklarının kendisini                 memur yönetmen olarak gördüğünü düşünen Saraçoğlu, bizce, hem hızla hem de emin adımlarla basamakları tırmanan bir yaratıcı yönetmen.

“Deli Deli Olma” projesi sana nasıl geldi, kadroyu nasıl oluşturdun? Genel olarak ön hazırlıktan bahseder misin?

 Projenin sahibi benim çok eski bir arkadaşım. Daha Çiçek Taksi döneminde o yazıyordu, ben asistanlık yapıyordum. “120” henüz vizyona girmemişti. Daha önce de birileriyle paylaşmış, senaryonun çekilmesini istemiş ama olmamış. Sonra bana verdi, eğer beğenirsen, çekmek istersen sende kalsın dedi. Bende aldım ve çok da beğendim. Ama o sıralarda  “O… Çocukları”yla uğraşıyordum. Dolayısıyla bu proje benim gündemimde kaldı. Aydın Film’le bir tanışıklık oldu ve ben de paylaştım bu projeyi. Açıkçası çekmeyebilirlerdi de bu filmi, çok daha ticari bir iş yapabilirlerdi. Senaryoyu okudular ve sonrasında bakanlığa doğru bir yolculuk başladı. Bakanlıktan da onay gelince, çekim süreci başladı. Önce Kars’a gittim. Oranın insanlarını tanıdım. Hem de daha çok aydınlanmış oldum, hem de bir yandan araştırmaya da devam ettim. Sonra da ofis işleri başladı, cast çekimleri… Ben Tarık ağabeyi filmde Mişka’ya çok uygun gördüm. Ama ilk Şerif ablaya ulaştık ve tek aday da Şerif ablaydı. Sonra Şerif ablayla anlaştık ve daha sonrasında Tarık Akan’ı düşündük acaba olur mu diye. Sonra Bodrum’a gönderdik senaryoyu ve beni aradı Tarık ağabey. Her şeyi sordu haliyle ve anlattım. Sonra benim önceki filmlerimi izledi. Sonra da tamam dedi…

Filmin başrollerinden biri de Kars. Şehrin filme kattığı şeyler neler?

Hikaye Kars’tan başka bir yerde geçemezdi zaten. Çünkü Kars’lı biri tarafından, Kars için yazılmış bir hikaye. Sinema için çok güzel fotoğraf veriyor. Dolayısıyla Kars’a böyle bir rağbet olması normal. Doğuda film çekmek gerçekten çok zor ama Kars’ın lojistiği de sağlam; insanların kültürel iletişimi de yüksek. Orada büyük bir kültürel hareketlilik var. Dolayısıyla bir film ekibi Kars’ta büyük zorluklarla karşılaşmıyor bu anlamda.

Biraz da Tarık Akan ve Şerif Sezer’in yaklaşık 30 yıl sonra bir araya gelmesiyle ilgili konuşalım. Yılmaz Güney’den sonra onları buluşturan ilk yönetmensin…

 

Bundan bahsetmek hem güzel, hem de bir yandan da riskli aslında. Çünkü biz filmin merkezine bunu koymadık. Benim inandığım ve filme çekilmesini istediğim bir hikaye vardı. Buna inanan oyuncular bir araya geldi. Tarık Akan’la Şerif Sezer’in yıllar sonra bir arada olmasını, biz ikisiyle anlaştıktan sonra algıladık. Ki çok takip etmişizdir Yılmaz Güney’in filmlerini üniversite yıllarında. Ama bu filmin kendi mecrasına dönük bir lansman yürüdü zaten. Dolayısıyla sinemasever olarak ikisiyle de çalışmak benim için çok önemli, özellikle kariyerim açısından. Dönüp baktığımda çok önemseyeceğim bir film olduğunu düşünüyorum. Ama şunu da söyleyeyim sete çıkana kadar çok farkındaydım, ama sette çekim süreci boyunca onlar Tarık Akan ve Şerif Sezer olarak değil de, iki tane çok profesyonel oyuncu olarak sette bulundular. Her sabah erkenden kalkıp geliyorduk, onlar da geliyorlardı; bizden çok daha heyecanlılardı.

 

Tarık Akan ve Şerif Sezer dışındaki oyuncular nasıl belirlendi?

 

Çok farklı oyuncular düşündük, görüştük. Levent (Tülek) beni çok anlamaya çalıştı, hikayeyi de çok sevdi. Levent’in de kariyerinde farklı bir iş olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde. Zuhal’i (Topal) zaten televizyon dizilerinden tanıyoruz. O da sağ olsun filmde oynamayı kabul etti, keyifli bir şekilde çalıştık. Köylülere gelelim… Öyle bir maya oldu ki, yani siz Kars’a turistik bir gezi yapsanız anlayamazsınız belki ama orada yaşayınca çok daha içeriden görüyorsunuz her şeyi. Ben toplamda iki aydan fazla kaldım. Köylülerle birlikte Halk Eğitim Merkezi’nden de arkadaşlar vardı. Köylülerin çok doğal olduğunu gördüm. Kendileri de gönüllü oldular çünkü zorla oynatmak mümkün değil. Bir parça asistanlar çalıştırdı bir parça biz konuştuk, ama onlar kendi doğallıkları içinde oynadılar. Küçük kız için birkaç kişiyle görüşmüştük, daha sonra bir ajanstan da geldiler. İlk görüşmede tesadüfen gelmiş Cemile. Birden odaya bir ışık saçtı. Kafamdaki en büyük soru işaretlerinden biriydi. Çünkü Alma karakteri hem çok iyi piyano çalacak, hem bütün filmin içinde bir ritim olacaktı. Cemile daha ilk sohbete başladığımızda benim için tamamdı. Gerçekten çok büyük bir keşif. Üstelik piyano dersleri alıyor ve 12-13 yaşında karaktere de birebir uyuyor. Tavşan rolündeki çocuk ise bizim “O… Çocukları”ndaki çocuktu zaten. Hem sempatik, hem de bir parça kalbimize dokunsun diye öyle bir çocuk istedik.

 

 

Biliyorsun son zamanlarda Türk seyircisi sinemada küfüre karşı tepkili. Ama filmdeki küfürlü sahnelerin çoğu Tavşan karakterine, yani bir çocuğa ait. Çekincelerin olmadı mı bu konuda?

 

Şüphesiz üzerine çok düşündük. Bir önceki filmimde de küfürler vardı. Küfür var bu hayatta; sorun bunu sahici kılmakta. Bir yönetmen olarak filmlerimde kimsenin küfür etmeyeceği düşüncesinde değilim. Hikâye neyi gerektiriyorsa, meseleyi sahici kılmak için bu gerekli olabilir. “O… Çocukları”nda bu meseleyi şöyle çözmüştük; atmayalım, çalışalım, eğer doğal geliyorsa kalsın, gelmiyorsa atalım. Böyle hallettik bu sorunu. Ama bu filmde bir de çocuklar söz konusu olunca bayağı bir kafa yorduk. Biz de zaten bunun üzerine yola çıktık. Zaten bir iki tane Tavşan’ın küfrü vardır, bir tane de Şerif Hanım’ın bir diyaloğunda var. Bir iki tanesini kullanmadık ama geri kalan her şeyi olduğu gibi kullandık.

 

 

Tarık Akan’ın ve Şerif Sezer’in çocuklarının, filmde kendi çocukluklarını oynaması fikri nereden geldi?

 

Biz Şerif Hanım’la karakterler üzerinde konuşurken gençlerinizi bulacağız dedik. Benim o zaman Deniz’den haberim yoktu. Şerif Hanım ‘benim kızım daha önce benim geçliğimi oynadı’ deyince fikir buradan çıktı. Dolayısıyla başka birini aramadık. Deniz’le de anlaştık. Sonradan Tarık Ağabey’in de olur mu diye düşündük. Ama bu fikir de benden çıkmadı.

 

Filmin temel mesajlarından biri de ötekileştirme. Bu her yerde olan bir şey. Ama köy halkından bazı insanlar da, diğerlerinin tersine Mişka’ya acıyorlar, yardım etmeye çalışıyorlar. Bunun hakkında neler söylersin?

 

Senaryonun başarısı aslında bu. Çünkü benim ailem de göçle Türkiye’ye yerleşmişler. O kadar karışık bir coğrafya ki. Ben üç film çektim, ikisi göçle ilgili. Ben içerden bakmaya çalışıyorum. Malakanlar buraları vatan bellemiş insanlar. Bizden hiçbir farkları yok. Filmin çok yüzeyinde değil ama alt metninde bunun küçük küçük anlatılması benim hoşuma gitti aslında. Ben bir de şuna inanıyorum; Anadolu’nun her yerinde illa Malakan olması gerekmiyor, farklı insanlar birbirleriyle yaşamayı başarabilmiş şimdiye kadar.

 

Dışardan bakıldığı zaman proje adamı gibi görünüyorsun. Ama üç film çektin üçü de başarılı oldu her anlamda. Bu çektiğin üç filmde de çok popüler insanlarla da çalıştın; dizi oyuncularıyla da çalıştın, çok büyük aktörlerle de çalıştın. Bunu neye borçlusun?

 

Sinemanın hareketlenmesiyle birlikte birçok proje meydana geldi. Ben de piyasada olduğum için, dizi çektiğim için ve birçok insanı tanıdığım için “120” bana daha kolay gelmiş olabilir. “O…. Çocukları” da aynı şekilde. Bana çok teklif geldi. Bunların haricinde daha ticari, daha çok para kazanabileceğim teklifler geliyor. Ama ben onları kabul etmedim ve üç yıldır da dizi çekmiyorum. Dolayısıyla para da kazanmıyorum. Ama benim üç tane filmim var ve ben bunların tesadüf olmadığını düşünüyorum. Ben bu üç filmi çekmekten mutluyum. Sonuçta bunlar iyi olur, kötü olur; onlar ayrı bir tartışma konusu ama öylede düşünülmüyor. Ve eğer benim kalbime hitap eden biri daha olursa dördüncü de olabilir. Neden olmasın?

 

Yönetmen olarak festival derdin var mı?

 

Var tabi ki. Bu filmi İstanbul Film Festivali’ne yetiştirmek için çok uğraştık. Hatta Azize Hanım’la gittik görüştük. Onlar gelip montajda filmi izleyeceklerdi ama filmin takvimi denk gelmedi. İlk olarak Altın Koza’yla başlamak istiyorum. Tabi ki asıl derdim filmin içinin değerlendirilmesi. Gişe bir yere kadar beni ilgilendiriyor ama filmin emek harcanmış iyi film olarak değerlendirilmesi beni daha çok ilgilendiriyor açıkçası. Bu da festivallerden geçiyor. Eğer kabul görürse filmin festivallerde mesaisi yoğun olacak.

 

 

Şu an genel olarak üretilen işlere bakacak olursak, gişe filmleri ve festival filmlerini görüyoruz. Sense bu akımın tam ortasındasın. Genel bir değerlendirme yapacak olursan?

 

Bu Türkiye için çok önemli bir mesele. Özünde şöyle düşünüyorum: Sinemanın sanat olduğuna inananlardanım. Sanat çaba istiyor. Bir de sanat, üzerine kafa patlattığın bir şeydir. Bende böyle yapmaya çalışıyorum. Bence Türk sineması daha hikayeci bir sinema olmalı. Anlaşılmıyor, seyredilmiyor diye bir takım filmleri sınıflara ayırmak bence çok yanlış. Ben de dahil olmak üzere, sinemada görsel ve düşünsel olarak Avrupa’nın 40 yıl önce çözdüğü sorunları Türk yönetmenlerinin birçoğunun, tekrardan yaratıp çözümlemek gibi bir çabası olduğu söyleniyor. Ben daha hikayeci bir bakışla aynı sorunlarla uğraşılması gerektiğini düşünüyorum ama bu nasıl olur bilinmez. Bunu hepimiz zaten çözmeye çalışıyoruz. Çünkü bu coğrafya bu anlamda çok zengin. Yani sorunsalı bu coğrafyadan koparıp sadece bardağın içinde görmeye gerek yok ki. Zaten bir sürü temel meselemiz var bizim çözemediğimiz. Kısacası bence biraz daha hikayeci olmamız gerekiyor.

 

Yeni projeler nelerdir?

 

Benim “Su Karanlığı” diye bir projem var. Nevzat Çelik’in bir şiirinde geçer. Su, kış, karanlık diye bir takıntım vardı. Öyle küçük bir hikayem var, iki üç kişi arsında geçen. Küçük, sade bir hikaye. Ama o, her şeyini benim üsteleneceğim bir film. Yapabilir miyim bilmiyorum. Onun dışında okuduğum bir şeyler var. Gerçekten inandığım hikayelerin peşinde koştum hep. Çok isteyerek çektim filmleri ve çok mutluyum. Ve her çektiğim filmle yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorum.

Malakanizm, Ortodoks Kilisesi´nden ayrılmış bir tarikattır. 28 Mart 1805 yılında başlayan bu ayrılış, 22 Mart 1809 yılına kadar sürdü. Saratof ve Dambuğ bölgelerinde yaşayan Malakanlar o dönemlerde Ruslar´la bir anlaşmazlığa düşerler. Ruslar´ın inancına göre, haftada sadece iki gün süt içme geleneği vardı. Malakanlar ise; bu inanca itiraz ederek haftanın her gününde süt içilebileceğini savunuyorlardı. Zaten Rusça’da Moloko kelimesi süt, Molokan ise süt içen anlamına gelir. 1682 yılında Ortodoks Kilisesi’nden bu sebeple ayrılan bu insanlar önce Kafkasya’nın kuzeyine daha sonra da Osmanlı ve İran sınırları boyunca Tiflis, Erivan ve Bakü eyaletlerine yerleştirildiler. 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşları’nın ardından, Ruslar tarafından Kars’a yerleştirilen bu insanlar uzun yıllar burada kaldıktan sonra başta ABD ve Avustralya olmak üzere diğer ülkelere yerleşmişlerdir. Türkiye´de sayıları az da olsa Kars ve İstanbul´da yaşamaktadırlar. 

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Şu an aynı bölümde doktorasını yapmaktadır. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here