Zamanın Ruhu her sayıda dünya için ve ülkemiz insanı için önemli filmleri konu etmeye devam ediyor. Bu tür konuları çok önemsiyoruz, çünkü biz de, gençliğimiz de bazı gerçeklere ulaşmakta hep problem yaşıyor. Türkiye’nin sinemaya ulaşma adına önceliği ne yazık ki hep popülerlik ve gişe başarısı olmuştur. Daha yeni yeni, o da çok az sayıdaki belgesel sinemalarda vizyon bulma şansına sahip oluyor. Eğer bu belgeseller dünya düzenine karşı eleştirel bir bakışa sahipse başka engellere de takılıyor. Türkiye dışındaki ülkeler bu problemleri sivil toplum örgütlerinin ve bağımsız medya gruplarının destekleriyle aşıyor. Türkiye ise her iki yapılanma açısından da problemlerini aşacak güce sahip olamadı. Bu anlamda internet yayıncılığının gücünü, bağımsızlığını önemsiyor ve kullanıyoruz.

Bu hafta tanıtacağımız, gazeteci John Pilger’in yazıp yönettiği “The War On Democracy”, Güney Amerika ülkelerinin ABD’ye karşı verdikleri özgürlük mücadelesini işliyor. Üstelik yapımda yer alan mülakatlarda sadece ABD karşıtı isimler değil, dönemin CIA yöneticileri de kullanılmış.

Film öncelikle Venezüellalı lider Hugo Chavez’le yapılan bir röportaj ile başlıyor. Chavez’in Venezüella’da seçimle başa gelmesi aslında sivil bir darbeydi. Bu darbe ABD ve onun uzantısı olan şirketlere, medyaya, gelir düzeyi yüksek sınıflara karşı yapılmıştı. Filmde bunun üzerine ABD’nin Chavez’e karşı nasıl bir önlem aldığını görüyoruz. İlk önce medyayı kullanarak halkın beynini yıkamaya çalışan irade daha sonra ordunun da karıştığı bir komployla Chavez’i devirdi. Fakat halk bütün yıpratmalara karşı liderinin yanında yer alarak darbecilerin elinden Chavez’i kurtardı. “The War On Democracy” bütün yaşananları Hogo Chavez’in ağzından bize sunuyor. Daha sonra yatay bir geçiş yaparak Şili ve diğer Latin Amerika ülkelerinde gerçekleşen gizli ve açıktan ABD destekli devlet katliamlarını; işkenceye, tecavüze maruz kalmış, hayatta kalmayı başarmış insanların ağzından dinliyorsunuz. Özellikle Şili’nin özgürlükçü lideri Allende’nin başına gelenler ve Pinochet iktidarı Chavez’in ve Venezüella’nın nasıl bir sondan kurtulduğunu bize anlatıyor. Toplu mezarlar, işkence köşkleri, darbe sonrasında iktidara karşı olabilecek binlerce ismin toplandığı statlar ve bir daha ismi hiç duyulmayan düşünürler, yazarlar, gazeteciler… Olup bitenler tanıkların anlattıkları önümüzden geçiyor bir bir. Tam bu sırada bence Pilger’in en büyük gazetecilik başarısı olan ve o dönemde CIA’nin Latin Amerika Masası şefi olan Duane Cllaridge mülakata çıkıyor. Bu adamın söyledikleri ve tavrı insanlığımızdan utandırıyor bizi. Fütursuzca söylediği yalanlar ve ABD’nin şu an Irak’ta yaptıklarına göndermeleri komşu topraklarımızda neler yaşandığını bir kere daha hatırlatıyor ve utandırıyor. Cllaridge kendini ABD’nin dünyanın sahibi olmasına o kadar inandırmış ki hiç korkusu ve utanması yok. Bütün devletlere ve dünya vatandaşlarına kafa tutabiliyor. ABD’nin Cumhuriyetçi ve bir kısım demokrat bölümünün inancını seslendiriyor. Bu filmi seyrederken kesinlikle Duane Cllaridge’ın mülakatına dikkat edin. İnsanın insana yaptığı zulmün ve aşağılamanın sınırları olmadığını göreceksiniz. Ardından Latin Amerika ülkelerinin hikayelerini teker teker seyrediyoruz. Guetemala, Küba, El Salvador, Nikaragua, Bolivya, Şili ve Venezüella’da bire bir aynı olan senaryoları seyrediyoruz. Bunların en büyük ortak noktası bütün bu ülkelerdeki kırılgan sınıf yapısının ABD tarafından kullanılmış olması. Zengin, eğitimli ve elit kesim ile fakir halk birbirine düşman ediliyor. Aradaki sınıfsal nefret kullanılıyor. Ve özellikle milliyetçi ve sosyal demokrat olan kesim iki sınıf arasında eritiliyor. Geriye kalan birbirinden nefret eden ve nefret etmek için de bir çok sebebi olan iki sınıf oluyor. Bu bağlamda baktığımızda özellikle Şili’nin toplumsal yapısı ile Türkiye’nin insan yapısı birbirine çok benziyor. Neredeyse aynı dönemlerde, aynı tarz oyunlarla birbirine düşürülen iki sınıf arasındaki gerginlik, ordunun yönetime geçmesine sebep oluyor. Şehirli insanların yaşamı, tepkileri büyük benzerlikler gösteriyor. Bütün bunlardan yola çıkarak geçmişi seyretmek ve anlamak değil amaç. Şu an ABD’nin içinde bulunduğu bütün çatışmalarda izlediği yolun ne kadar benzer olduğunu da görüyoruz. ABD 25 yıl evvel arka bahçesi olan Latin Amerika’da ne yapıyorsa artık bütün dünyada fütürsuzca aynı davranışları sergiliyor. Çünkü artık bütün dünya ABD mantığına göre onun arka bahçesi. Dikkatle izlenmesi ve tartışılması gereken bir film “The War on Democracy”.

1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here