Banu Bozdemir

İnsanın kaybolma halleri; kendinden kaçma, toplumdan ve bulunduğu ortamdan uzaklaşma ve zorunlu olarak bilinmeyen bir yerde tutulma olarak çeşitlilik gösterir. Kendinden ve kendi gerçekliğinden kaçma durumu bir nevi ıssızlık içerir ki, bu yazının konusu olmaya fazlaca aday değil. Ama sosyal ve siyasal nedenlerle coğrafi bir kaybolmanın eşiğine gelmiş, gözaltında ya da işkencelerde yitip gitmiş ve yakınlarının içinde bulunabilme ‘umudu’ bırakmış halleri anlatan filmlerin peşindeyiz bu kez… Bulur muyuz bulmaz mıyız bilmeden bir umudun peşindeyiz biz de…

Ümit Ünal imzalı Gölgesizler’den, Clint Eastwwod imzalı Changelling / Sahtekar ve Stephen Daldry imzalı The Reader’dan ilham aldık…
Siyasi kayıpların fazlaca hüküm sürdüğü filmlerden başlarsak; Gosta Gavras’ın ismiyle müsemma Kayıp filminden başlamak en doğrusu olacak. Askeri darbenin ardından Amerikan güdümlü bir cuntanın hüküm sürdüğü bir Güney Amerika ülkesinde geçen film, cunta karşıtı olduğu için ortadan kaldırılan bir adamın (Charles), karısı ve babası tarafından aranış öyküsünü anlatıyor. Cherles’ın babası milliyetçi ve vatanseverdir ve oğlunun politik kaybına çok çok sonraları ikna olur. Tayfun Pirselimoğlu da Hiçbir Yerde ile bu anlamda kaybolan oğlunun peşindeki anneyle gayet etkili bir yol çizer önümüzde… Annenin elindeki en büyük silah yine oğlunu bir gün bulacağına dair bir umuttur… Annenin hiçbir şekilde sınır tanımayan umuduna dalmışken, geçen ay sinemalarımızda gösterime giren Changelling / Sahtekar filminden bahsetmeden olmaz. Angelina Jolie’nin canlandırdığı Christine’nin1920’li yılların bozuk düzeninde kaybolan küçük oğlunun peşindeki arayışı, insanüstü bir çabaya ve umuda dönüşür adeta… Okyanus Kadar Derin / The Deep End Of The Ocean da aynı bir kayıp oğul ve aynı umudu taşıyan anne dramı üzerine kurulu… İşin trajik yanı anne ve oğlun yıllarca aynı şehirde yaşamış olması… En azından umudun sonuca erme çabası var bu filmde…
Yeri yurdu belli olmayan, ölüsünden ya da dirisinden haber alınamayan kayıpların karşı taraf için her zaman belli bir umut kırıntısı taşıdığını unutmayalım… Bu tarz filmler seyirciyi de bir beklenti ve umut içine sokar, kaybolan seyirci içinde kayıptır artık ve arkada kalanlara yönelir daha çok kamera…
Christopher Hampton imzalı Kayıp Hayatlar / İmagining Argentina kayıpların çığ gibi çoğaldığı 1976 yılına ve Arjantin’e götürüyor bizleri… Askeri yönetim, yer, zaman ve kişi ayrımı yapmadan herkesi gözaltına almaktadır… Bir gün kayıpları yazan gazeteci Cecillia’da kaçırılır. Kocası Carlos karısı ve diğer kayıplar için doğa üstü güçleriyle farklı bir umut yaratır…
Bu anlamda Marco Bechis’in Kardeşler ve Garaj Olimpo filmleri de kayıplar ve işkenceler üzerine etkili yapımlar… Kardeşler’in fonunda yine Arjantin var. Askeri diktatöryanın hakim olduğu yıllar… Bir anne doğum yaptıktan hemen sonra öldürülür… İkiz kardeşler ayrı düşerler. Yıllar sonra bir araya geldiklerinde geçmişlerini araştırmaya başlarlar… Arjantin’de yaşanan kayıplar üzerine etkili bir bakış… Garaj Olimpo, gözaltına alınan genç bir kadına yapılanlar üzerine… İşkence mekanı Garaj Olimpo adlı bir mekandır ve işkencecisi de ona aşık, çekingen kiracı Felix… İnsan hakları için çalışan üç insanın 1960’lı yıllarda oratdan kaybolmasını ve onların peşindeki iki dedektifin hayatına eğilen Mississippi Yanıyor / Mississippi Burning , hem ırkçılığa hem de kayıplara karşı sessiz çığlığı dile getiren filmlerden…
Savaşta yitip giden, bekleyenlerine inanmak istemedikleri bir ölüm armağanı sunan savaş filmleri de kaybolmuş insanların izindedir çoğu zaman… Jean Pierre Juenet’nin yönettiği Kayıp Nişanlı / A Very Long Engagement de kaybını arayan bir nişanlının peşinde çeşitli detaylara girip çıkar… Richard Attenborough’un Kayıp Yüzük / Closing The Ring filmi bir kayıptan arta kalan bir emanetin peşinde dolanır…
Tarihin içindeki kayıplardan, günümüzdeki savaş kayıplarına gelecek olursak, en etkili örneğin Paul Haggis’in yönettiği Tanrının Vadisinde / In The Valley of Elah olduğunu görüyoruz. Amerika’nın zorla girdiği ve askerleriyle orada nizamı (!) sağladığı Irak’ta esrarengiz bir biçimde kaybolan asker oğlunun peşinde helak olan bir babanın dramına odaklanıyoruz…
Kaybolmaların en kanlısı ve meşakkatlilerinden biri de psikopatların eline düşenlerin kaderleri olsa gerek… Pisi pisine bir kayıp olma hali… Texas Katliamı serisi, Hostel ve Mumya Evi ve Testere serisi de de farklı kaybolmaların izini süren filmlerden… Genelde geziye çıkan insanların zehir olan tatilleri ve hayatlarıyla ödedikleri bir kaybolma hali vardır bu filmlerde…Testere de ise kurbanların mutlaka farkında olmadıkları bir suç unsurları bulunur…
The X Files / İnanmak İstiyorum da, ajanlar buzlar altında ve seri şekilde kaybolan insanların izini sürerler, hem de psişik güçleri olan bir medyumun eşliğinde…
Bir de istekli bir kaybolma hali vardır ki, o biraz akılara zarar bir durumdur… Sean Penn’in 2007 yapımı In The Wild genç bir adamın yaşamın uzayıp gittiği her şeyden bir kaçışı, bir kaybolma halini anlatır… Christopher annesinden, babasından, kardeşinden uzaklaşır, şehirden kopar ama doğanın içinde de kaybolur… Etkileyici bir kaybolma halidir onunkisi…
Wim Wenders’in Paris – Texas filmindeki kayboluş hali de zorunluluklardan kaçış ve zorunluluklara bir dönüş hali taşır… Wong Kar Wai imzalı 2046’da kayıplarını gelecekte aramak için yola çıkan insanlar anlatılır… Ama gidenler de gelmez, bir kişi hariç. Film bir git-geller silsilesine dönüşür kayıpların ve gelecek arayışının içinde.

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.