“Bir an derinizi çıkarıp kenara koyun ve beni dinleyin…”

 Bu ay vizyona giren Şüphe / Doubt vasıtasıyla Amerikalıların son söylemiyle siyahilerin, ezilen bu insanların beyazperdeye yansıyan dramlarının üzerinden bir kez daha geçelim istedik…

 Banu Bozdemir

 Bu yazıyı yazarken bile, bu yazının kahramanlarına nasıl sesleneceğimi bilemiyorum. Onlar bu yazının ezilmiş, horlanmış, ten renklerinden dolayı aşağılanmış, ikinci sınıf ilan edilmiş, hatta göz kırpmadan öldürülmüş, sürülmüş isimsiz kahramanları… Amerikalıların her türlü politik kılıflarının ‘siyah’ adamları… Her dönemde isimlerini değiştirerek yok saymaya çalıştıkları ırkçılık sisteminin damarları… Artık utandıkları için mi yoksa aşağılamanın farklı metotlarını denedikleri için midir, bu insanlara hep farklı seslenmişler. Bizden de buna uymamızı istemişler… Örneğin köle olarak kullandıkları dönemde nigger demişler, kölelik kalkınca colored (renkli) diye seslenmişler… 1960’lardan itibaren siyah manasında black kelimesini kullanmışlar. Sonra African – American dediler. Zenci dediler, çikolata renkli dediler ama son favorileri siyahi… Obama başa geldi, son James Bond siyahi olur mu tartışmaları bile başladı… Yani çekilen çileler bir anda yok mu oldu? Bence önemli olan ne dediğimiz değil, onları nasıl görmek istediğimiz… Bu ay vizyona giren Şüphe / Doubt vasıtasıyla Amerikalıların son söylemiyle ezilen bu insanların beyazperdeye yansıyan dramlarının üzerinden bir kez daha geçelim istedik…

 

Mor Yıllar/ The Color Purple
Steven Spielberg’ün ülkesindeki ırkçılığa değindiği ilk filmi olan “Mor Yıllar”, 20.yüzyılın ilk yıllarında Güney Amerika’da geçiyor. Celie babası tarafından hamile bırakılmış bir genç kız. Köle olarak yaşadığı çiftlikte ilk ergenlik yıllarını geçiren ve hayatı burada tanıyan genç Celine’in 14 yaşından 44 yaşına kadar yaşadıklarını anlatan “Mor Yıllar” başrol oyuncusu Whoopi Goldberg’e En İyi Kadın Oyuncu dalında Altın Küre kazandırmıştı. Hem kadın hem de siyah olmanın zorlukları üzerine çarpıcı ve hazmı zor bir film…


Manderlay
Lars Von Trier’in çektikten sonra “Sanırım ‘Manderlay’den sonra hem zenciler, hem de Ku Klux Klan’cılar, birlik olup beni öldürmeye kalkacaklar’ dediği film; Dogville sonrasını anlatıyor. Dogville’den babasının yardımıyla kurtulan Grace dönüş yolunda, yasaklanmasının üzerinden 70 yıl geçmiş olmasına rağmen, siyahların köle olduğu bir çiftlikle karşılaşır. . Çiftlikte kalıp, zencileri zincir altında tutan çiftlik sahibine karşı çıkmaya verir. Manderlay’de köleler ve efendileri arasında kurulmuş karmaşık bir düzen vardır. Grace bu yıkılması güç düzenin gizemini çözmeye çalışırken, yıllarca köle olarak yaşamış zencilere özgürlüğü kabul ettirmenin hiç de zannettiği kadar kolay olmayacağını fark eder. Trier burada ezilenleri de en az ezenler kadar suçluyor, çıkarlar dünyasına çomak sokuyor…
Amistad
Spielberg ırkçılık karşıtı filmlerine devam ediyor… Küba açıklarında 1939 yılında “La Amistad” adlı bir İspanyol köle gemisinde yolculuğa sürüklenen 53 Afrikalı, ansızın zincirlerinden boşanırcasına büyük bir isyan başlatır. Djimon Hounsou’nun canlandırdığı Cinque adlı bir kölenin önderliğinde ayaklanan köleler silahlanarak geminin kontrolünü ele geçirirler. Amaçları, Afrika’ya yani ülkelerine geri dönmektir. Amistad, Amerikan tarihinde köleliğin yasaklandığı bir dönemde, bir avuç Afrikalının kölelikten kurtulmak için verdiği mücadele. Tüm ülkeyi harekete geçiren bir insan hakları davasının öyküsü bu. Gerçek bir olaydan sinemaya uyarlanan La Amistad’ İspanyolca’da arkadaşlık ve dostluk anlamına geliyor. .


Çarpışma
Film, Brentwood’lu zengin sınıfa mensup bir ev kadını ve savcı kocası, İranlı bir dükkân sahibi, aynı zamanda sevgili olan biri zenci diğeri Latin kökenli iki polis memuru, zenci bir televizyon yöneticisi ve karısı, Meksikalı bir anahtarcı, iki zenci araba hırsızı, acemi bir polis ve ırkçı ortağı, Koreli orta yaşlı bir çift gibi, Los Angeles’ta yaşayan pek çok karakterden ve bu karakterlerin yaşamlarında ırkçılıkla yüzleşme anlarından oluşuyor. Film ırkçılığın altını kalın çizgilerle çizerken, bu yanılsamadan herkes diğerini anlayarak ve farklı koşullarda farklı şekilde davranarak çıkabilir gibi bir bakış açısı var… Gösterime girdiği yıl, En iyi Film Oscar’ını kaptı…

Malcolm X

Malcolm X, yaşadıkları sonucunda uçlara kayan biri. Spike Lee tarafından 1992 yılında çekilen, başrolünde Denzel Washington’un oynadığı ve ünlü zenci lider Malcolm X’in gerçek yaşam öyküsünü anlatan film, ırkçılık üzerine etkili söylemi olan filmlerden biri…Babası ırkçı örgüt Ku Klux Klan tarafından öldürülen Malcolm, sokaklarda dolaşmaya ve yaşamını hırsızlık yaprak kazanmaya başlar. Serserilikle geçen yaşamı hapse girdikten sonra tümüyle değişir. İslam dinini öğrenen Malcolm yeni bir yaşam felsefesi geliştirir ve özgürlüğüne kavuştuktan sonra Mekke’ye gider ve Sünni bir Müslüman olur. Beyazlık karşıtı düşüncelerinden bu yolla vazgeçen ve ismini El-Hajj Malik Al-Shabazz olarak değiştiren Malcolm hayatının geri kalanını insanlara fikirleriyle doğru yolu göstermeye adar. 11 dalda Oscar’a aday olan film eli boş dönmüştü, Amerika’nın ırkçılık söylemini fazlasıyla eleştirdiği için…

 

On altıncı Raund / The Hurricane

Yine ırkçılık üzerine etkili söylemi olan filmlerden biri… Norman Jewison 1999 yılında Afrika asıllı Amerikalı boksör Rubin Carter’ın gerçek yaşam öyküsünü beyazperdeye aktarmıştı… Yine Denzel Washingon başrolde. Zor bir çocukluk geçirmesine rağmen orta-siklette şampiyon olan başarılı sporcunun yaşamı cinayet suçlamasıyla altüst olur. Ömür boyu hapse mahkum olduktan sonra masumiyetini kanıtlamak için mücadelesini sürdürür. Ancak ona yardım edebilecek tek kişi Kanada’da yaşayan Afrika asıllı genç bir hayranıdır. Carter’ın otobiyografisini okuduktan sonra onun masum olduğuna inanan Lesra ve arkadaşları zor bir hukuk savaşı vererek şampiyonu özgürlüğüne kavuşturmayı başarır. Bu savaş aynı zamanda da ırkçılığa karşı açılmış bir savaştır ve kazanılması büyük anlam taşır. Malcolm X gibi Carter da bu mücadelenin sonucunda Müslümanlıkta karar kılan biri olarak, bu sorunun aynı zamanda uhrevi bir yönünün olduğunu işaret ediyor.

 

Bülbülü Öldürmek / To Kill a Mockingbird

Harper Lee’nin 1960 yılında Pulitzer ödüllü aynı adlı romanından uyarlanan film 1930’ların Amerika’sında geçiyor. Atticus Finch, ırkçılığın yaygın olduğu Alabama’da yaşayan bir avukat. Beyaz bir kadına tecavüz etmek suçundan yargılanan siyah bir adamın savunmasını üzerine aldığında kasabadaki tüm insanları da karşısına alır. Davayı almaması için yapılan tehdit ve baskıya rağmen bu kararından vazgeçmez ve mahkemeye çıkarak savunmasına başlar: “Bir an derinizi çıkarıp kenara koyun ve beni dinleyin…” der. 1962 yapımı filmin yönetmeni Robert Mulligan 2008’in Aralık ayında gözlerini hayata yumdu böyle güzel bir filmi dünyaya armağan etmiş olarak…

 

Zafer / Glory
Amerikan İç Savaşında savaşan Albay Robert G. Shaw’un mektuplarından uyarlanan film, bu savaşta kurulan ilk zenci taburun öyküsünü anlatıyor. O dönemdeki ırk ayrımını ve önyargıları işleyen film hoş anlatı diliyle fark yaratıyor. Ayrıca ırkçılığı işleyen birçok filmde rol alan Denzel Washington’ın Oscar aldığı ilk film olma özelliğini de var. 1989 yılında çekilen film Edward Zwick imzası taşıyor…


Geçmişin Gölgesinde / American History X
Irkçılığa kişisel hesaplaşmalar çerçevesinde bakan bir film. Derek Vinyard, babası zenciler tarafından öldürülen bir neo-Nazi’dir. Bir gün arabasını soymaya çalışan üç zenciyi acımasızca öldürür ve tutuklanarak hapse gönderilir. Derek, hapiste kaldığı sürede ırkçı düşüncelerini sorgulamaya başlar ve iyilikle kötülüğün her ırkın içinde var olduğunu fark eder. Hapisten çıkınca bu bilinci kardeşi başta olmak üzere çevresine yayar. Edward Norton’un başarıyla rol aldığı filmde, Derek’in göğsündeki kocaman gamalı haç dövmesi acı dolu yaşamından ona kalan lanetli bir iz olarak kalır onun ve bizim yaşamımızda…

 

Guess Who’s Coming For Diner

Bilin bakalım akşam yemekte kim var? Bu şaka gibi başlık, biraz sonra olacakların habercisidir… Film, gayet sağlıklı, beyaz ve protestan bir aileye mensup sarışın ve güzel bir kızın erkek arkadaşını akşam yemeğine davet etmesiyle başlıyor. Ama gerilim, kapıyı açan annenin karşısında zenci bir damat adayı görmesiyle zirveye çıkıyor. 60’ların sonunda geçen film, ırkçı düşünceye çok hassas bir noktadan bakmasıyla ünlü. Ailenin tutumunu fişekleyen toplumsal olguların rol oynadığı filmde ilk siyahi oyunculardan Sidney Poitier ve güzeller güzeli Katharine Hepburn rol alıyor. Yönetmen Stanley Kramer…

 

Mississippi Yanıyor / Mississippi Burning
Mississippi Yanıyor, bütün isimlerin değiştirilmesine rağmen aslında 1964’te Ku Klux Klan’ın üç tane sivil haklar savunucusunu öldürmesiyle ilgili. Bu üç insanın kaybolmasıyla araştırma başlatan FBI, iki ajanı görevlendiriyor: Anderson, yaşlı ve tecrübeli, Ward da genç ve idealist. Olayı çözme yöntemlerinin ve yaklaşımlarının farklı olması, FBI’ın o zamanda içinde nasıl ikileme düştüğünü gösteriyor. Ayrıca insanların birbirinden nasıl kopuk yaşadığına ve yasaların nasıl ihlal edilişine işaret ediyor. Demokrasi ülkesi Amerika’nın gerçek yüzünü gösteren bir kaç ender filmden biri. Yönetmen Alan Parker.

 

Nerdesin Be Birader / O’Brother Where Art Thou?

Homeros’un epik şiirini Missisipi’ye ve 1930’lara uyarlayan Coen kardeşlerin bu eğlenceli filmi aynı zamanda da o dönemin en korkunç ırkçı eylemlerini yapan Ku Klux Klan’ın iç yüzünü beyaz perdeye yansıtıyor. Üç kafadar güzel sesli zenci arkadaşlarını kasabanın temiz yüzlü ırkçılarının vahşi ellerinden kurtarmaya çalışırlar.

Bayan Daisy’nin Şoförü / Driving Miss Daisy
1950’li yıllarda geçen film, Atlanta’da yaşayan yaşlı, dul ve yahudi bir kadın ile bu huysuz kadına şoförlük yapan zenci bir adamın öyküsünü anlatıyor. Bayan Daisy, önceleri, hayatında sıcacık bir değişim rüzgarı estiren bu adama karşı dönemin tipik önyargılarıyla yaklaşmış ve onunla çalışmaktan rahatsız olmuştur. Yani film inceden bir ırkçılık eleştirisi ortaya koyar. Ama Amerika’da ırkçılık en keskin zamanını yaşar. Daisy’nin oğlu tarafından işe alınan Hoke, zaman içinde bu huysuz kadının hayatında çok önemli bir yer edinir. Bir nevi Küçük Adam Büyük Aşk durumu yani…

 

Öldürme Zamanı / A Time To Kill
Güney Amerika’da hala süren ırk ayrımı üzerine macera yönü de es geçilmeyecek bir film. Mississippi’li bir fabrika işçisinin on yaşındaki kızının iki beyaz ırkçı tarafından saldırıya uğraması sonucunda ortaya çıkan olaylar anlatılıyor. İntikam için iki adamın peşine düşen adam bir anda suçlu sayılıyor ve bir avukatı savunma için tutuyor. Jake’e dava sırasında Ellen Roark isimli genç bir hukuk öğrencisi destek oluyor. Birlikte Klan’ın kirli yüzünü ve 1860’larda çözülmüş olduğu iddia edilen siyah-beyaz ayrımının hala var olduğunu gösteren başarılı bir film… Sorunlar macera faktörünün de etkisiyle hızlı bir biçimde çözülmeye çalışılıyor.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.