Ona yaklaşmak hiç bir zaman kolay olmadı. Muhteşem filmler çekti, yurt dışı ve içindeki bütün festivallerin yıldızı oldu. Üstelik Türk Sineması’nın bir elin parmağı kadar olan kadın yönetmenlerinden biri Yeşim Ustaoğlu. Pandora’nın Kutusu’nu seyrettikten sonra o her ne kadar kabul etmese de sinema anlatımında ve dertlerinin odağında bir farklılık hissettim. Röportaj yaparken de bu farklılığı yaşadım. Daha önce kendini sıkı sıkıya kapatan yönetmen bu sefer gerçekten filmiyle ve kendisiyle ilgili ipuçlarını verdi bize röportajda. Türk Sineması’nın bence en önemli isimlerinden olan Ustaoğlu’yla önemli bir röportaj yaptık. İyi okumalar…

Proje nasıl başladı?

 

“Bulutları Beklerken”i bitirdikten sonra yapmak istediğim bir proje olarak, yavaş yavaş şekillendi. Bugüne ait, toplumumuza, insana dair bir profil çizmek istedim. Yolculukla, bir kayıp ya da ölmek üzere olan bir anneye ulaşmaya çalışan üç kardeşin, bir yolculuk içindeki bütün sıkışmışlıklarını anlatan bir hikaye gibi başladı. Ama bu yolculukla, benim de yazarken yaptığım iç yolculuklar, neredeyse hikayeyi “hayır, ölen bir anne değil de ben bu anneyi alıp getirirsem ne olur? Şehirde, bir kent dokusu içinde devam edersem hikaye nasıl olur?” diye düşünmeye başladığımda, yavaş yavaş “Pandora’nın Kutusu” oluşmaya başladı. Alzheimer’le başlayarak, durumdan kaçma hikayeleri işin içine girdi ve sonunda bir aile dramı gibi görünen, tüm fertlerin tek tek sıkıntılarına bakınca bugünkü toplumumuzun modernleşmeye çalışan, modernize arasına sıkışmış olan yüzünü gösteren bir hikaye ortaya çıktı.

 

Sizin Karadeniz’i ne kadar başarılı anlattığınızı biliyoruz. Ama bu sefer de İstanbul’u çok güzel anlatmışınız.

 

İstanbul’u çok seviyorum. Bir yandan da İstanbul’u sevmek, bir sırça fanusun içinde oturup İstanbul’u sevme haline de karşı çıkıyorum. İstanbul’u sevmek; acısıyla, sıkıntısıyla sevmek insanı sevmek böyle bir şey. Ben böyle yaşıyorum. Sadece İstanbul’u değil, bütün Türkiye’yi, gittiğim her yeri bu şekilde seviyorum. Ben İstanbul’un içinde de çok geziyorum. Her mahallesine gidiyorum. Oradaki insan profillerini gözlemlemekle, onlarla haşır neşir olmakla sevilir İstanbul. Başka türlü onu anlatamazsınızda, sevemezsinizde. Çünkü o zaman tepeden bakmış olursunuz İstanbul’a.

 

Filminizde her şey çok içtendi ve katmanlı bir oluşumdan söz ediyorsunuz. Ama sanki filminizin çıkış noktası daha yakınlarda bir yerde gibiydi. Yani sizin hayatınızda olan biten bir yerden çıkış yakalamışsınız gibi. Onu biraz daha açabilir misiniz?

 

Hepimizin, yani benim de hayatımda olan, itiraf etmek istemediğim sıkıntılar var. Yalnızlık, iletişim gibi problemler, aile ilişkileri, kendi ailenize bakabilme becerisi gibi birçok kendi dünyamdan da beslendiğim anlar var. Ama yakın çevremden de besleniyorum. Benim mesela doğayla olan direk ilişkim, dağda yaşayan kadını çok iyi tanıyor olmam, Karadeniz’i çok iyi tanıyor olmam, o dirayeti çok iyi biliyor olmam.

 

Önceki filmlerinizde daha siyasi bir taban vardı. Ama bu filmde daha insani bir takım durumlar ortada. Bu bir değişim olabilir mi?

 

Aslında bütün filmlerim kendi içinde çok evrensel temalarda. Ama şöyle bir düşündüğünüzde, bütün filmlerimde çok ortak noktalar var. Bütün filmleri arka arkaya izlediğiniz zaman, o ortak noktaları görürsünüz zaten, o dil bütünlüğünü. “Güneşe Yolculuk”ta aslında karakter üzerinden ilerleyen hikayelerini, ilişkilerini, aşklarını, dostluklarını var olabilme çabalarını anlatırken; geldikleri yerler itibariyle arka planındaki probleme bakan, bu anlamda bizim siyasi olarak politik bir film olarak bakma durumunda, karakter üzerinden hareket eden filmlerdi. Bu filmimde de bugüne bakabilme, şimdi ne durumdayız hali var. Hepsi bu anlamda derdini değişim örgüsü içinde anlatmaya çalışıyor. Bugüne bakabilme halinde politik bir durum var filmlerimde.

 

Filminizin ismiyle olan ilişkisi hakkında ne dersiniz? Yani “Pandoranın Kutusu” koymanızdaki sebep nedir?

 

Bir yolculuk olarak düşünmüştüm. Bütün o sıkışmışlıkları, çözülememiş olan hallerimizi bize anlatan bir hikâye olarak yazmaya başladığımda aklıma geldi. Aslında benim Özcan’la olan sohbetim sırasında bu konuyu tartışırken Özcan “Tam bir Pandora’nın Kutusu hikâyesi” dedi ve bende çok sevdim, öyle de kaldı. Benim kutumdan sadece kötülük çıkmıyor. İnsana ait olan her şey çıkıyor. Onu da oturup biraz sorgulasınlar istedim. Seyirciyi azıcık iteklemeye çalışan bir yönetmen olduğum için azıcık düşünsünler istedim.

 

Filmde Alzheimer olan bir kişiyi inanılmaz derecede gerçekçi işlemişsiniz. Bunun için bir hazırlık yaptınız mı?

 

Ben o acıyı gözlemlemekle beraber son beş sene bu acıyı yaşadım. Bu hastalığın hem hastanın kendisine, hem de çevresine vermiş olduğu tahribatı çok iyi biliyorum. Dolayısıyla hayatımın içinde olan bir durumdu. Bununla yetinmeyip hastanelerde hastalardan, hasta yakınlarından, uzman psikiyatrilerden bilgi aldım. Bu iş öyle kolay bir durum değil. Konuyu içime sindirerek, acısıyla da yoğunlaşarak yazabildim. Yoksa başka şekilde anlatamazsınız. Tsila, ben de dahil herkesin hayranlık duyduğu kalitesi çok yüksek çok iyi bir oyuncu. 90 yıllık bir hayat tecrübesi var. Hayatını anlatmaya başladığı zaman ağzınız açık kalıyor. Acıyla yoğrulmuş, ama çok inanılmaz, çalışkan bir insan. Gerçekten biz bu konuya başladığımız andan itibaren; bir Türkçe öğrendi, iki hastalığa dair her şeyi öğrendi. Senaryoyu yuttu ve karakteri yarattı. Doksan yaşında olmasına rağmen başka bir ülkeye kalkıp gelmek bile çok önemli bir şey. Ama Alzheimer’i seçmemdeki bir neden de bunu gerçek hayatımda da yaşamış olmam.

 

Burada beni asıl meraklandıran, “Beyaz Melek”te de bu anlamda modern toplumun yaşlılara olan ilgisizliğinden, bu problemden bahsediliyor. Cevap olarak bunu köye dönmekte buluyor. Yani köy ilişkilerinde yaşlılara yapılan itibarın saygının daha fazla olduğundan bahsediliyor. Sizin filminizde böyle bir belirleme var mı?

 

Benim filmimde şöyle bir saptama var; çarpık bir modernizasyonun, sadece tüketim toplumu olma halinin, birçok şeyin bu yapılanma içindeki kokuşmuşluğundan bahsediyor. Bir şey önermiyor ama ham olanı, kirlenmemiş olanı esas sevginin olduğu bir dirayete bakıyor. Ama şöyle bir tespit yapmayı da isterim açıkçası; Anadolu’yu, hemen her köşesini çok iyi bildiğim için söylüyorum. İnsanlarımız göçmek zorunda kaldığı zaman, yani ait oldukları yerden koparıldığı zaman, ekonomik ya da herhangi nedenlerle kendi kültürünüzün, kendi var olduğunuzu yerde çok daha insancılsınız aslında. Güven duyabileceğiniz bir insana orada rastlarsınız. Bu insanı alıp ait olmadığı bir yerden hangi nedenle olursa olsun getirdiğiniz zaman, bütün moral değerleri başta moralitesi çöker. Değersizleşme, hiçlik, öfke böyle başlar. Türkiye’de böyle bir modernizasyon yaşıyor. Modern toplum olduğumuzu böyle zannediyoruz ve de çok bağlantısızız birbirimizden. Sadece kendi sırça fanuslarımızda yaşamak istiyoruz, bir başkasıyla asla birleşmek istemiyoruz. Ben böyle bir modern toplumdan bahsediyorum burada.

 

Sizin, önceki oyuncularınız genelde amatör oyunculardı. Ama şimdi profesyonel oyuncular tercih etmişsiniz. Bunun nedeni nedir?

Gerçi “Bulutları Beklerken”de de vardı profesyonel oyuncular, yani bir birleşim vardı. Bu filmde de öyle. Burada da bir kombinasyon var gibi diyebiliriz. Yani bu roller daha rafine rollerdi, amatör oyuncularla bu yoğun psikolojiyi kaldırmak zordu. Tamamen yepyeni isimlerdi ve Türk sinemasına da çok taze yüzler eklendi böylece diye düşünüyorum. Tabi çok araştırmak durumunda kaldım. Castı araştırmak da çok zevklidir. Osman’ı, Kenter’lerin bir oyununda gördüm ve hemen üstünde durdum. Ama Osman ileride çok değerli bir oyuncu olacak diye düşünüyorum ve Övül de öyle. Çok çalışkan bir oyuncumuz ve çok da çalıştık üstelik onunla da. Böyle baktığınız zaman tam denk düşecek bir aile oluşturmak istedim. Sonra da, benim klasik kast sistemim devreye girdi. Kamyoncu mu arıyorum? Kamyoncu aldım. Hayatın içindeki insanlar zaten arka plandadır. Ben hiç figürasyon yapmam, ajanslarla çalışmam ve asla istemem.

 

Türk sinemasında yeni bir dilin oluştuğuna inanıyor musunuz?

 

Türk sinemasında bir ivme olduğuna inanıyorum. Türk sinemasının dili diye bir dil olmasını da çok büyük bir saptama olarak görmüyorum. Çünkü benim dilim ayrıdır, bir başkasının dili ayrıdır. Ama bunun içinden Türk sinemasının ayrı kazandığı bir ivme var diyebiliriz.

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.