WALL-E

KAMERA ARKASI

Tıpkı Saf Sinema’da olduğu gibi, sembolik anlatım tarzını benimseyerek live-action animasyon tekniğini kullanan WALL-E; iki robot arasındaki efsunlu dünyanın profilini çizerken, öte yandan yönetmen Andrew Stantov dünyamızın (film gereği) yaşanmaz hale geldiğini vurguluyor. Konusu ise oldukça  iddialı. Filmle özdeşleşen WALL-E isimli robotumuz dünyayı kurtarmak için atık tahsisi yaparken, uzaydan dünyaya gönderilen EVE isimli robotsa dünyaya geri dönebilmek için yeşil bitki aramaktadır ta ki WALL-E ile tanışana dek… EVE‘in kendi gibi olmadığını fark eden WALL-E, EVE‘e öyle bir vurulmuştur ki, adeta onun için kul köle olmuştur. Ne aşk ama… Bir bakışta iş tamam! Robotlar arasında aşk olur mu diye soranlara cevabım şu: Olur neden olmasın! Disney Pixar yapmış işte. Kurcalamak ne haddimize… Eğlenceli ve aynı zamanda dişe dokunur bir çabayla çevrecilere sesini duyurmak isteyen Pixar; yazının başında bahsettiğim üzere, live-action tekniğine dayalı bir teknikle animasyon severleri kendi evreninin içine hapsediyor  sanki. Live-action tekniğine gelince; animasyon filmleri genellikle önceden çizilen karton karakterlerin arka arkaya arkaya koyulup oynatılmasıyla oluşturulurken,( stop-motion tekniği) Pixar’ın kullandığı live-action; gerçek karakterlerin (Bob Hoskins) ya da kuklaların oynatılmasıyla gerçekleştirildiği için genellikle çizgi romanlar tarafından adapte edilen filmler bu teknikle çekiliyor. Yalnız unutulmaması gereken bir detayı aktaralım. Live-action dediğimiz teknik çoğunlukla kırk dakikalık kısa filmlere tabiken, ilk defa Pixar bu kuralı yıkmış. Kuralı yıkan Pixar filmi olarak literatüre geçen WALL-E kâh güldüren kâh hüzünlendiren anlar eşliğinde izleyenlerin soluğunu kesiyor. Filmin resimselliğini bir kenara bırakın, senaryonun en ilginç tarafı metaforların diyaloglar üzerindeki baskıcı yapısı, yani diğer bir deyişle görselliğin ön planda oluşu. Parantez açarsak; beden dilinin bazı duyguları ifade etmekte üstat olduğunu kabullenmemiz gerekir. Genel bir çerçeveden baktığımızda; animasyon filmlerinin tek dezavantajı diyalog eksikliğiyken o mizanseni yaratan WALL-E bunu fazlasıyla başarıyor. Wall-E aslında Pixar’ın en eski projelerindendir. Andrew Stanton WALL-E’yi Toy Story ile aynı zamanda kaleme almış, Monsters Inc’e başlamadan evvel de “Dünyadaki Son Robot” projesine hayat vermiştir. Lakin CG aşk hikâyesi yaratmaktan ürktüğünü dile getiren Stantom’un  projesinin bir türlü gündeme gelemediğini de varsayarsak, bugüne kısmet olması daha hayırlı olmuş. Yönetmen Andrew Stanton o dönemdeki görüş alışverişlerini şu sözlerle anımsıyor: “O günlere ilişkin hatırladığım şeylerden birisi de, dünyamızda terk edilen küçük bir robot fikriydi. Elimizde belirli bir öykü yoktu.” Andrew Stanton bu konu hakkındaki düşüncesini kendi deyimiyle özetliyor: Wall-E projesini hayata geçirmek isteyen Pixar’ın animasyon ekibi öncelikle büyük kentlerin çöp toplama merkezlerine giderek dev katı atık ezici makinelerin nasıl çalıştığını gözlemleyip, gerçek robotlar hakkında bilgi edindiler. Masal-vari bir yolculuğa haiz olmak içinse, sessiz sinema döneminden bugüne kadar çekilmiş klasik bilimkurgu yapımlarını izleyerek Pixar’ın değişmez ilkesi olan “eldeki gerçek materyale sadık kalma” ilkesini uyguladılar. Parantez açalım. Her bir robot için ayrı bir mekanizma kurulurken, kişilik yapıları da oluşturuldu.

Yüzde yüz olarak inandırıcılık sağlamayı hedefleyen ve bugüne kadar yapılmış animasyon filmlerinden çok farklı olduğuna parmak basan Laskynin mevzubahis konudaki düşüncesiyse şöyleydi: “Filmin genel görünümünün nasıl olacağını belirlerken 60’lı ve 70’li yıllarda yapılmış en önemli bilimkurgu filmlerini temel aldık. Kullandığımız yazılım üzerinde birtakım düzeltme ve geliştirmeler yapmak suretiyle 70’li yıllarda kullanılan Panavision 70 mm kameralarla elde edilenlere benzer bir kamera çalışması yaptık” diyor. Eklemek gerekirse; foto realistik  render tekniğini kullanarak robotları bu denli ihtişamlı kılan Lasky, bilhassa detaylara çok önem vermiş.

Sonuç olarak animasyon filmlerinin genellikle çocuklara  hitap ettiğini düşünenler için, bu film seyirciyi tamamiyle ters köşeye yatırıyor. Amaç belli zaten: ” Haykırışlarımı duyun”. Işin görsel tarafı çocukları besliyor beslemesine ama, hikâyenin kusursuzluğu birçok animasyon filmine ayar çekerken sevimli robot karakterlerini beynimize işleyen yönetmen nispeten kendini onların yerine koyarak bu filmi çekmiş.

 

1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here