Hüseyin Karabey ilk filmi ‘Gitmek’le ‘Gitmek mi zor, yoksa kalmak mı’ tarzı bir ikilem yaşatıyor seyirciye… Savaşın ortasında kalan sevgilisine ulaşmak için yollara düşen kadın doğuya doğru bir yolculuğa çıkar… Seyirciyi de arkasına alarak… Türk bir kadınla Kürt bir erkeğin gerçekten yaşanmış bir aşkıdır… O yüzden bu kadar gerçek, o yüzden bu kadar kurmacadır, o yüzden gerçek hayat gibi bu kadar ikirciklidir Gitmek… Ekim’de sinemalarda!

Banu Bozdemir

Kısa filmler ve belgesellerle başladınız işe… Kısa film hep bu işin başlangıcı olarak anılır. Bunca tecrübeden sonra sizin de uzun metraj çekmeniz farz mı oldu?

Herkes öyle algılıyor. Ama ben kısa film, belgesel ve uzun diye ayırmıyorum. Sadece anlatmak istediğim öyküler ve olaylar var. Bunlar bazen kısa, belgesel bazen de uzun metraj oluyor. Yaklaşık 12 yıldır bu işin içindeyim ve uzun metrajı anlatacağım hikayeler birikmişti. Onun için Gitmek’i yaptım. Ben bir basamak olarak görmüyorum. Bizi tanımlamalara sokan biraz sektörün kendisi… Akademik ve bu işten para kazananlar. Sonuçta hepsi zorlu bir süreci kapsıyor.
Kısa filmlerinizin altyapısı daha politikti takip ettiğim kadarıyla… Ama Gitmek içinde gizli bir politik söylem barındırıyor gibi… Uzun metraj da sanatsal söylemler daha mı öne çıkıyor acaba?
Birincisi ben de gelişiyorum. Bugün Boran’ı tekrar çekmeye kalksam farklı çekerim diye düşünüyorum. Bundan sonra da o tarz filmler çekerim yine. Ama Gitmek diye filmlerim de olacak sonuçta. O konuda da kısıtlamam yok.
Filminiz kurmaca ve belgesel arasında gidip geliyor. Bu özellikle ve neyi vurgulamak için tercih ettiğiniz bir yöntem?
Yaşadığımız çağda gerçekliği algılayışımızı deforme ettiler. Biz televizyonda gördüğümüz görüntüleri gerçek olarak algılıyoruz. Sanki onlar mutlak gerçek sanılıyor. Buna benzer görüntülerle Colin Powell BM’de bir basın açıklaması yapmıştı. Gördüğümüz görüntülerin hepsinin yalan olduğu ortaya çıktı. Bu bir milyon insanın canına mal oldu. Gerçeklik algımız değiştiği için ben bunu eleştirmek adına yeni bir dil yaratmaya çalışıyorum. Ama bunu eski dili kullanarak yapmak zorundayım. Filmde bir aşama var. Bu dokümanter bu kurmaca galiba demekten vazgeçiyor seyirci. Çünkü ikisi birleşerek hikayeyi güçlendiriyor ve bir süre sonra seyirci onu samimiyetle ve dikkatle kıyaslıyor ve onun peşine düşüyor. Boran ve Sessiz Ölüm’de de bu vardı biraz. Zaten sinema akımlarına bakarsanız, belgeseller daha çok kurmacaya, kurmacalar da belgesele kayıyor. Aslında görüntülerin hepsi yalan. Ben zaten belgesel kurmacadan daha kurmacadır derim. Çünkü gerçek olduğunu baştan kabulleniriz. Bu benim gerçekliğim, hatta bu benim yalanlarım. Etrafta bir sürü yalan var, istediğinize inanın. O zaman samimiyet, hakikat ve ahlaki değerler tekrar hatıra geliyor.
Sonuçta bütün bunların üstüne sizin anlattığınız öykünün bir gerçekliği de var…
Evet. Filmde birkaç tane hedefim vardı. Bu filmin sanat dünyasına katkısı olduğunu düşününce benim hoşuma gidiyor. Herhalde böyle bir hikaye yok. Gerçek yaşamda oyuncu olup kendini canlandıran birisi yoktur herhalde. Bir John Malkovich vardır herhalde. O da kurmaca olarak kendini oynamıştı ama… Beni cezbeden tarafı da bu aslında. Birçok anlatım dilini bir arada kullanıyorum ve hepsi birbirine hizmet ediyor. Tiyatro var mesela. En adisinden, ışıklarıyla (mış) gibi yapmak… Bayağı deli işi aslında ama o zamanlar pek de aklım başımda değildi sanırım… (Gülüşmeler)
Ayça Damgacı size başından geçenleri anlattı ve siz o an neler hissettiniz. Hayatınızın hikayesini yakaladığınızı mı düşündünüz… Heyecan, sabahlara uyumamalar, neler yaşadınız ilk anda ve sonrasında…
Aslında öyle olmadı. Ben bu filmi çekmeye Michael Winterbottom’un In This World filmini izledikten sonra karar vermiştim. Ben filmin çok samimi bir dil kullanarak gerçekliği deforme ettiğine inanıyorum. Orada da mutlu olmak için doğudan batıya kaçarlar insanlar. Batıdakiler daha aklı başında, doğudakiler daha naif ve saf gösterilir filmde. Ne gerek var ki! Ama sinema dilini inanılmaz kuvvetliydi. Bu beni inanılmaz rahatsız etmişti. Çok tehlikeli bulmuştum filmi. Genelde çok severim kendisini. Ben filmi izledikte sonra bunun tam tersini yapabilirim diye düşünmüştüm. Aynı yöntem kullanılarak çekildi nerdeyse… Ayça sonra hikayesini anlatınca pek bir bağ kuramadık. O dönem aslında Ayça biraz ısrar etti. Belgesel falan yapmak istiyordu. Ben de bırak, her şeyi yaşa ondan sonra olabilir falan dedim. Ama sonra onların ilişkisinin belli bir noktaya gelmesi, benim kafamda oturması ve Ayça’yı daha fazla tanımanın da getirdiği bir temelde oluştu. Ayça’ya oynamasını teklif ettim ve o da kayıtsız şartsız kabul etti. Böyle oldu yani.
Böyle bir hikayeyi sinematografik bir zemine nasıl oturttunuz? Bir önceki sorunun devamı olsun.. J
Kafamda kurcaladığım bir sinema dili vardı. Aslında buna benzer iki üç tane daha hikayem var, onları da kullanacağım. Sonbahar filminde Özcan’ın gerçek görüntüleri kullanmasını çok doğru buldum. Bu filmlerde Halepçe katliamından, 19 Aralık katliamından görüntüler var. Boran’da kayıplarla ilgili görüntüler var. Bunlar mahkemelerde olan deliller. Ama bunlar bizim filmlerimizdeki kadar etki yaratmadı. Çünkü orada hikayelerinden bağımsız gösteriliyordu. Biz yeni sinematografik bir dil yaratıyoruz. Yani haberler Irak’ta yüz kişi öldü dediğinde insanlar bunlardan birisi Hama Ali olabilir diye düşünsünler istiyorum. Bilinçaltından artık seyircinin televizyonda baktığı görüntülere eskisi kadar yabancılaşmamasını amaçlıyorum. Tabii olur olmaz o ayrı ama hedefim o. Sonuçta kaybın duygusal olarak ne ifade ettiğini verebilmek…
Filmin ismine gelelim… İngilizce ismi neden My Marlon and Brando? Bir selamlama mı? Ne ifade ediyor size?
Bir beceriksizlikten kaynaklanıyor. Ben çok zor isim bulurum. Ama bu filme de başka bir isim bulamadık. Hem ruhsal olarak hem de fiziksel olarak gitmek… Ayça’nın Hama Ali’yi öyle görüşü, onu Kurdish Marlon Brando olarak algılayışı, öyle bir isim yarattı. Aslında o biraz da Marlon Brando’nun şişmanlık hallerine gönderme yapılan bir durum. Şişmanlıktan alınan bir feyz…
O zaman gelelim oyuncularınıza. Toplumun dayattığı tiplemelerin dışında, hepimiz gibi, bizim gibi insanlar… Ama bu anlamda bile ilgi görecek…
Toplumsal değil, medyanın yansıtması… Ben hiç model gibi bir kadına aşık olmadım. Öyle biri de çıkmadı zaten karşıma… (gülüşmeler) Sanki bizlerin yaşadığı aşklar hikayeden, onların ki sahici gibi gösteriliyor… Ama aslında onların ki hikayeden… O yüzden kendimize ve aşkımıza yazık ediyoruz. Asıl aşkları biz yaşıyoruz. Unutulmaz, hakiki ve ölümsüz… Ama medya dünyası ilişkilere çok olumsuz yansıyor. Kadın daha fazla ince erkek daha fazla kaslı olmaya çalışıyor. (gülüşmeler) Bundan sonraki filmlerimde de gerçek karakterler olacak hep. Hayatın içinde olduğu gibi güzel kadın ve erkeler de olacak. Ama daha ötesi olmayacak. Bu filmi yapımcılara götürdüm önce… Ayça’nın yerine bir manken Hama Ali’nin yerine de bir türkücü olsun dediler…
Tekrar filme dönecek olursak… Filmde takıldığımız yerler oldu. Hama Ali’ye takıldık. Kadının gerçekliği, fedakarlık anlayışıyla uyuşmayan bir yön var gibi… Adamı sadece video kayıtlarından görüyoruz ve bu da kadının duygusuna pek denk düşmüyor gibi… Bunu denk düşmemeyi biraz anlatır mısınız?
Hama Ali’nin bizim gibi modern çağda yaşayan insanlar için fazla ikna edici olmamasını istedim aslında. Bir çekince bıraktım. “Bu adam için değer mi” lafı benim için önemliydi. Öyle olunca kadının hareketlerini film boyunca farklı bir gözle izliyorsunuz. Daha sorgulayıcı izliyorsunuz ve kendinizi de sorguluyorsunuz. Sorgulayıcı bir seyirci olsun istiyorum. Soru üreten ve soruların peşinde giden… O yüzden Hama Ali’nin çok ikna edici olmaması gerekiyordu. Ama bir kuşku olmalıydı. Kriterleri kim belirliyor. Aşık olduğumuz kişi mi aşkın kendisi mi? Asıl sorun o bence. Ayça’ya ben çok saygı duyuyorum. Söz konusu aşk ise bence aranması gereken “Doğru kişi” olmamalı. Asıl bakmamız gereken “Doğru ilişki” olmalıdır. Yani ilişkiye nasıl baktığınızdır asıl olan. Ayça ileride pişmanlık yaşamamak için gidiyor. Çok da zor bir şey. Değip değmediğini sorgulamıyor.

 

Ben gerçek hayattan bahsediyorum ama…
Ben de onu yansıtmaya çalıştım gerçekten de. Kadınlar erkeklere oranla daha cesurlar. Ben de bu konudaki deneyimlerimi paylaşmak istedim. Çünkü filmlerde tam tersi olur. Arzu nesnesidir kadın aslında. Böylesi bir kadın karakterin baştan sona filmi sürüklemesi beni heyecanlandırıyor açıkçası. Burada hikayenin içine hemen girilebiliyor. O yüzden seyircinin de seveceğini ve benimseyeceğimi düşünüyorum.

Adamın gelememe durumu da bir karizma yaratıyor aslında. Kadın koşulsuz şartsız ona ulaşmak istiyor… Adam gelemiyor tamam, ortamda bir savaş var ama savaş olmasa gelir miydi acaba demeden de edemiyoruz açıkçası…
İnsan kendi deneyimlerinden yola çıkarak kodları çözmeye çalışıyor. Aslında şöyle bir şey var. Ben küçük burjuva hümanizmine inanmıyorum ama Ayça bunu yaşayan birisi. Diyor ki bir yerde. Kadın olmaktan vazgeçemiyor. Benim için gelecek ve yaşamını tehlikeye atacak mısın diyor… Bu bizim gibi yani savaşın içinde yaşamayan bir toplum için cilveleşmenin bir yönü. Ama adamın hayatına mal olabiliyor. Bazıları hoş gözükmeyebilir, ağzı iyi laf yapamıyor olabilir ama böyle bir cilveleşme hayata mal olabilir.

Adamın kısa filmler tadında videolar göndermesi bana savaş ortamından kıza yollanan umutlar gibi geldi biraz da… Ortam çok umutsuz ama o ortamda onun dışına taşmaya çalışıyor gibi…
Adam sadece iletişim kurmaya çalışıyor. Hama Ali gerçekten o filmleri gönderdi Hama Ali’ye. Kürtler yazmayı çok sevmez. Ben de Kürdüm ve yazmayı çok sevmem. Avrupa’da yaşayan işçiler ya da mülteciler birbirlerine mektup yerine bu tür kasetler gönderirler. Yaşadığı yeri görmek isterler. Kasetlerde Annesi konuşuyor, köyün delisi bile konuşuyor yani… Bizim böyle kültürümüz var. Ondan önce de ses kasetleri vardı. Biz onu video mektuplara dönüştürdük. Ama bu bize şöyle bir olanak tanıdı. Belgeseli işin içine katmamıza olanak tanıdı. Belgeseli işin içine katmamıza yardımcı oldu. Irak’ta neler oluyor gösterebildik o sayede.
Kızın gitme durumu sadece adama ulaşmak amaçlı değil. Her şeyden kaçmaya çalışıyor. Evden, tiyatrodan. Genel bir mutsuzluk hakim. Ama gitmeye çalıştığı yer de umut içermiyor. Doğuya, savaşa doğru gidiyor… Çelişik bir durum sanki.
Umudun yıllarca bize batıda olduğu söylendi. Biz de yaşamsal, batıda entelektüel sorunlar var. Ben umudu tekrar tanımlamak istedim. İnsanlar savaşta diye daha mutsuz değiller. Savaşın fiziki olarak getirdiği ve onun etkilediği yaşamlarımız var. Ama oradaki samimiyet ölmedi hala. Batıda savaş yok ama insanlar gece sokağa çıkmaktan korkuyorlar. Komşularından, herhangi bir tıkırtıdan ürküyorlar. Yoksa hepimiz bırakalım batıya kaçalım. Ben burada yaşamayı çok seviyorum. Orada yaşamaya tercih ederim. Bizim başımızda bir iki tane bela var. Onlardan kurtulunca buradan daha güzel bir ülke yok. Zaten göç tersine de dönecek gibi…

Sonuçta Hama Ali bir savaşın içinde. On görmemek biraz da savaşı görmemek gibi. Yok saymak gibi değil ama sanki göstermek filmin içindeki umuda ters düşecekmiş gibi duruyor…
Belgesel duygusunu biraz daha fazla anlatmak gibi. İki paralel yaşam anlatsam kurmaca bir hikaye gibi. Adamın günlük yaşamı, Ayça’yla ilişkisi… Görmediğimiz bir kişi, video mektuplar filmin belgesel yönünü güçlendiriyor. Biraz uçuk bir yorum yapmak istersek aslında kendi gerçekliğini sorguluyor diyebiliriz. Kız sevgilisini de ekrandan görüyor, haberleri de, filmleri de ekrandan görüyor. Biz aslında gerçekten iletişim kurabiliyor muyuz acaba? Çünkü ne zaman yola çıkıyor, gerçek insanlarla tanışıp, bir şeyler konuşuyorlar. Çünkü cep telefonu yok, televizyon yok. Biraz iletişimi sorgulamak istedim açıkçası. Sonunda Ayça kafasındaki birisine de gidebilir, öyle birisi yok, sadece gönderilmiş videolar var. (gülüşmeler) Ama yolda karşılaştıkları gerçek…

Sonuçta bizde seyirci olarak Ayça’nın peşindeyiz… Ayça nereye giderse… Biz sonuçta görmediğimiz ve bilmediğimiz bir yere doğru gidiyoruz ama…
Evet tam da amacım bir sürü soru olmasıydı. Soru üreten bir sinema yapmaya çalışıyorum. Ama diğer sinema ise soru üretmeyen bir şey yapıyor. Seyirciyi işin içine katmayı çok seviyorum, en azından katmaya çalışıyorum. Buradan doğuya gidip oradaki yaşamı görüp de o saçma sapan haberlere inanacak kimse olduğunu sanmıyorum. Hiç gitmedik, bilmiyoruz ki… Kürtler bize ya PKK’lı, ya töre cinayetçisi ya da komik karakterler olarak anlatılıyor. Kendi dilinde bilgece konuşan yaşlı bir Kürt kadını hiç görmedik mesela. Türkçe’yi doğru dürüst konuşamadığı için biz onu yarım akıllı sandık. Oradaki düğünü görünce biraz kıskanıyorsunuz… Gitmediğimiz, tanımadığız yerler… İran, doğu… Filmin anlatım biçiminden dolayı da insanlar kendi gözlemleriymiş gibi algılıyor.

Yolda olmak her şeye açık olma haline denk düşüyor birazda. Belgesel gibi… O yüzden çok güzel. Filmi sonuçta farklı farklı yerlerde çektiniz, zorlandınız mı?
Aslında çok kolay değildi. Birçok yerde durdurulduk. Ama ben o bölgede çok çekim yaptım. Çok küçük bir ekibimiz vardı. Biz o bölgede yaşayan insanlardan daha fazla zorluk yaşamadık. En kolay çekim yaptığımız yer Irak’tı. En zor çekimler Türkiye’de geçti. Her noktada durdurulduk. Artık yaşamımızın bir parçası oldu. Mesela bir köye gidiyorsunuz. En büyük gri bina askeri bina. Bir okul ya da hastane değil. Ama buna rağmen rahattık. Biz 2006’nın sonlarında çekim yaptık. Ben biliyordum ortalığın karışacağın. Çekim yaptık yaptık, bir daha yapamayacaktık. Şimdi o bölge askeri operasyon altında ve kimsenin girmesine izin verilmiyor.
Böyle bir durumda başka bir yerde çekme olayı olamaz mıydı?
Hayır çekmezdim. Ayça’nın hikayesi bize bir şeyleri anlatma fırsatı tanıyordu. Biraz da bahanesi oldu ama çok doğru bir bahaneydi. Ama başka yerde olmazdı.
Filmi bir kategoriye koymak gerekir mi? Gerekirse aşk, politik imgeler ve yol hikayesi var…
Koymak gerekmiyor tabii. Bu janr’ları oluşturanlar kesinlikle film yapımcıları değil. Sinema için yaşayanların ayrımları değil. Zaten artık türler de iç içe geçiyor dünya sinemasında. Mesela bir canavar filmi izledik Güney Kore’den. Bayağı sosyal içerikli bir filmdi. Canavar’ı çıkar bayağı sosyal taşlama vardı. Bizde de öyle. Ben aşkı nasıl yaşıyorum? Benden dolayı değil ama benim yaşadığım ülkeden dolayı aşklar çok politik. Ben özellikle tercih etmiyorum ki bunu… Burada bir anne oğlunu arıyor. İsveçre’de de bir anne oğlunu arayabilir. Ama burada bir anne politik sebeplerden dolayı oğlunu kaybediyor ve arıyor. Bu politik bir film değil. Hatta ben bu gerçekleri yansıtmayan filmleri çok politik buluyorum. Sonuçta yönetmen görüneni değil olmayan bir şeyi anlatmaya karar veriyor ve bu süreç aslında çok politik. Bazı filmler görüyorum Türkiye’de çekilmiş ama hiç de benim yaşadığım Türkiye ye benzemiyor. Sanki ütopik bir yer.. Ya bunlar bu filmleri nerede çekmişler diye düşünüyorum ister istemez..Öyle acayip şeyler var ki filmlerde şaşırıyorum. Açıkçası ben böyle insanlar ve böyle ilişkiler görmüyorum, yok yani… Sinemaya da bu yüzden başladım. Madem onlar sokağı anlatmıyorlar yada benim yaşadıklarımı o zaman ben anlatmalıyım diye düşündüm.Doğu’da çekilen dizilerde örneğin; herkes garip garip aksanlarla konuşuyor. Gidin bakın öyle mi konuşuyor o insanlar yada Kürtçe mi konuşuyorlar?… Ben bu anlamda kendi filmimi daha samimi buluyorum. Sadece politik tercihlerimden dolayı “olmayan bir gerçekliği” göstermeye çalışmıyorum. Hayatın kendisini yansıtmaya çalışıyorum. Sorun bunları açıklamama izin verdiği için hoşuma da gitti aslında. Bu tartışmamız, bundan sonra tartışılacak bir şey hatta. Sorduğun için teşekkür ederim.
Bu kategorize etme şöyle şeylere yol açıyor. Politik film dendiği zaman ben politik filmler sevmem diyenler izlemiyor. Halbuki bu hayatla alakalı. Gelen sıkılmayacak. (gülüşmeler) O yüzden kategorileri çok anlamlı bulmuyorum…

 

Sinemanın muhalif kanadında bir yükseliş var. Görsellikle politik filmler de buluşabiliyor sonuçta. Özcan Alper’in filmi öyle bir film mesela… Şiirsel anlatım muhalif bir bakış açısıyla da pekala buluşabiliyor… Bu konuda neler söylersin…
Ben çok heyecanlıyım açıkçası. Biz aslında birdenbire çıkmadık ortaya. 12 yıldır buralardayız. Onun filmine bunun filmine yardım ediyorduk. Yeni bir kuşak geliyor. Bence bu gelen kuşak çok doğru bir yerde duruyor. Pragmatist değil, oportünist değil. Ünlü ya da zengin olmak için sinema yapmıyoruz. Sinemaya her zaman katkı sunacağız. Mesela birileri içinde diyalog geçmeyen, pastoral bir film çektiğinde politikaya bulaşmamayı erdem gibi algılıyor. Özcan’ın filmi buna çok güzel bir cevap. Sonuna kadar politik, sonuna kadar dürüst, sonuna kadar sağlam bir yerden bakıyor ve sinema sanatını seven herkesin seveceği bir film. Benim filmim de başka bir yerden bakıyor. Ben gelen kuşağı çok kalıcı olacağını düşünüyorum. Türk sinemasından bahsedilecekse bundan sonra bahsedilecek. Tabii Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz’lar bizim var olmamızın önünü açan insanlar. Kalitesini yükselttiler, bağımsız da bu işlerin olabileceğini gösterdiler. Biz belki eksik olan parçayı tamamlıyoruz. Toptan bir bakış açısının olacağını düşünüyorum. Bu sene ilk filmleri çekip çok iyi festivallerle başlayan çok yönetmen var. Demek ki kalite çok arttı. Bu oldukça hoş bir şey.
Bu politik şiirsellikle ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. Ortada bir Tarkovski’dir dolaşıp duruyor. Şimdi felsefeyle uğraşmak sanki günlük yaşamla hiç uğraşmamak anlamına geliyor. Ama felsefe hiç böyle olmadı. Tarkovski yaşadığı dönemin en büyük muhalifiydi, başı hiç beladan kurtulmadı. Ama Rusya’da en dandik bir film bile derin bir görsellik bütünü barındırır çünkü kültürel bir mirastan dolayı. Tarkovski’den anladığımız şeyi deforme etmememiz gerekiyor. Sağlam bir politik duruşu vardı. Felsefeden bahsedip Sokrates ve Sartre’ı unutmayalım. Sokrates savunduğu görüşlerden dolayı idam edildi. Sarte’ bir Fransız olarak Cezayir’de yaşananlara karşı her zaman duruşunu belli etti. Benim örnek aldığım felsefeciler sağlam, politik duruşlarıyla bana örmek oldular. Felsefe zaten yaşamımızı belirleyen düşünceler bütünü…

Filmdeki Türk ve Kürt aşkının önemli olduğunu düşünüyor musunuz?
Kürtlerden bahsedildiğinde hep bir önyargı oluşuyor. İkincisi Kürt milliyetçiliği gibi bir kavram çıktı. Bense sorunu en insanı taraftan almak istedim. Bu insanı taraf kimsenin hayır diyemeyeceği bir şey olmalıydı. Bana göre bu aşktı. Bir kız Kürt’e aşık olabilir ve onu seksi bulabilir. Bence sorun insanca konuşulunca açamayacağımız kapı yok. Ben o anlamda filmn önemli olduğunu düşünüyorum. Herkesin derdi insanca yaşamak. Batıda nasıl gidiyorsa çocuklar okula, doğuda da aynı şekilde gidilsin… Filme bu anlamda olumlu tepkiler alıyorum. Türkiye’de otosansürün en fazla işlediği alan televizyon ve sinema. O yüzden ben yeni kuşaktan çok umutluyum. Derdim var, anlatacaklarım var…
Umutsuz finaller, umutlu bir yaşamın bir habercisidir… Umutsuz bir çağda yaşıyoruz ve filmin bütününün çok fazla umut taşıdığını düşünüyorum…

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.