Bu ay vizyona giren Hellboy 2: Altın Ordu – Hellboy II: The Golden Army’nin yönetmeni Guillermo Del Toro ayrıksı ve yaratıcı bir sinema adamı olarak hatırlanacak. Ama onun gerçek hayat hikayesindeki işkenceler, talihsizlikler ve büyük dram çoğu kişi tarafından bilinmiyor. Filmlerinde oluşturduğu hatta fikri sabit haline getirdiği canavarları çocukluk anılarından çıkarması belki onun bu kadar başarılı ve etkileyici bir yönetmen olmasının altındaki sebeptir. Guillermo 1964 yılında Guadalajara’da doğdu. 9 yaşındayken annesi hepatit yüzünden öldü. İşte o noktada Guillermo’nun acı dolu ve hayret verici hayat hikayesi başladı. Annesi ölünce babası üç yıl sonra başka bir kadınla evlendi. Koyu katolik olan büyükannesi ile birlikte yaşayan küçük Del Toro ağır bir dini eğitimden geçirildi. Büyükannesi baskısını o kadar arttırdı ki nefsini temizlemesi için Guillermo’ya çeşitli işkenceler bile yaptı. O günlerini 2007 yılında katıldığı bir radyo söyleşisinde şöyle anlatıyor Del Toro: Büyük annemi küçüklüğümde Carry filmindeki Piper Lauri karakterine benzetirdim. Benim günahlarımdan arınmam için metal kola kutularını keser ve ayakkabımın içine koyardı, okula gidene kadar ayaklarım kan içinde kalırdı.” Bu baskı içinde fantastik dünyaya olan düşkünlüğünün daha da arttığını söyleyen ünlü yönetmen büyükannesinin en sonunda iki kere şeytan çıkarma ayini düzenleyerek hayal dünyasında yaşattığı fantastik öğeleri yok etmeye çalıştığını söylüyor. Sanıyoruz şeytan çıkarma ayinleri bile Del Toro’nun hayal gücünü engelleyememiş. Del Toro’nun son dönem filmlerinde yarattığı gizem dolu dünyalar ve birbirinden ilginç yaratıklar bunun kanıtı. Del Toro’nun yaşadığı talihsizlikler bununla da bitmiyor. Hollywood’da ilk yönettiği film olan Mimic’in başarısızlığı sonrası Meksika’da babası kaçırılıp 72 gün rehin tutuldu. Ancak istenen fidye ödendikten sonra babası serbest bırakıldı. Del Toro bu olaydan sonra Meksika’yı terk edip Kaliforniya’ya taşındı.
Bu hayalgücü kuvvetli yönetmenin yaşamının sinemayla çizgi dışı bir etkileşimi var. Mesela babanesinin çılgınlıklarını bile bir film karakteriyle tasvir eden Del Toro 1974 yılında The Texas Chain Saw Massacre’yi seyrettikten sonra filmdeki vahşet yüzünden vejateryen olmuş. Tam dört yıl vejateryenliği sürdüren Del Toro sonunda pes etmiş ve kırmızı etin büyüsüne kapılmış. 1993’te çevirdiği ilk uzun metraj filmi Cronos’a kadar 10 yıl makyaj dalında uzman olarak çalışan yönetmenin “The Exorcist”in makyaj uzmanı Dick Smith’ten ilk makyaj derslerini aldığını söyleyelim.
Küçüklüğünden beri hayaldünyasında yaşattığı yaratıklar bu sayede filmlerinin en etkileyici unsurları. İlk filminden itibaren kendi farklılığını kabul ettiren yönetmen daha üçüncü filmini çevirmeden Time dergisi tarafından “yeni milenyum’un 50 genç liderinden biri” olarak gösterildi. Peki Del Toro’nun hayal dünyasını tetikleyen sinemacılar kimler? Korku ustaları James Whale, Mario Bava, George A. Romero, Alfred Hitchcock’un büyük hayranı olduğunu söylüyor Del Toro. İlk önemli yönetmenliği “Cronos” (1993), onun Meksika sinemasının yükselen yıldızlarından biri olarak ün kazanmasını sağlamıştır. Gösterişten uzak, çok iyi bir oyunculuğun sergilendiği bu korku filminde, Cronos’un vampiri parazit olarak betimlemesi türün zekice bir revizyonu olmakla birlikte aynı zamanda Meksika ile ABD’nin üstü örtülü bir alegorisi idi. Del Toro, Cronos’un ardından Hollywood’a “Mimic” (1997) filmi ile giriş yaptı. Mira Sorvino’nun baş rolünü üstlendiği “Mimic”, New York’a dehşet saçan mutant ve şekil değiştiren böceklerle büyük korku yarattı. Ancak Hollywood stüdyolarının taleplerini kabul etmek zorunda kalan Del Toro bu deneyimden mutsuz ayrıldı.
Yapımcılığını Pedro Almadovar ve kardeşi Agustín Almodovar’ın üstlendiği ve İspanya’da çekilen filmi “The Devil’s Backbone” (2001) İspanyol İç Savaşı’nda geçen çok daha tutkulu bir hayalet hikayesi idi. Filtreler ve mobil bir kamera kullanan Del Toro, sepya tonlarında bir görsellik yaratarak Cumhuriyetçi Ordu’nun terk edilmiş, perili yetimhanesinde geçen trajik ve politik metaforlar taşıyan olaylara hayaletimsi bir anlatım kazandırdı. Ürpertici atmosferi, zekice yaratılmış karmaşıklığı ve okulun sol kanattan liderlerini canlandıran Federico Lupi ve Marisa Paredes’in mükemmel oyunculukları ile alkış toplayan “The Devil’s Backbone”, Del Toro’nun sanatsal yeteneğini bir kez daha ispatladı.
Bu başarılardan sonra Wesley Snipes’ın rol aldığı ve büyük bütçeli bir çizgi roman uyarlaması olan Blade 2’yi (2002) çekti. Blade 2 onun dünya sinema sektöründe tam anlamıyla kendini kanıtladığı filmdir. Bu filmden sonra Blade: Trinity (2004), AVP: Alien vs. Predator (2004) ve Harry Potter and the Prisoner of Azkaban (2004) projeleri teklif edilen yönetmen hayalinin projesi için bu müthiş projeleri red etti. 2004 yılında bütün becerisini Hellboy’u sinemalaştırmak için kullandı. Mike Mignola’nın yarattığı bu çizgi kahraman Del Toro’nun yönetiminde en sadık oyuncusu Ron Perlman tarafından hayata geçirildi. 2. Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından çağırılan ve sonunda şeytani güçlere karşı savaşanların tarafına geçen bir şeytanın hikayesini anlatan film yönetmenin ününe ün kattı. Bir sonraki projesi ise birçok eleştirmen ve sinemacı tarafından Del Toro’nun başyapıtı olarak kabul edilir. İspanyol İç Savaşı sırasında geçen Pan’ın Labirenti, gerçek dünyanın kabusları ile diğer dünyanın mucizelerini günümüz fantastik filmlerinde nadiren görülen bir akıcılıkla birleştirdi. Bu başarı Oscar ödülleri ile taçlandırıldı.
Hellboy serüveninin ikinci filmi olan Hellboy 2: Altınordu bu ay vizyona giriyor. 2011 ve 2012’de ise J.R.R. Tolkien’in Hobbit’ini yönetecek olan yönetmenin yapımcısı da Yüzüklerin Efendisi’nin yönetmeni Peter Jackson. Del Toro aynı zamanda eleştirmenlerin övgüsünü kazanan iki ünlü yönetmen, Alfonso Cuarón ve Alejandro González Iñárritu ile yakın arkadaştır. Bu üç yönetmen sıklıkla birbirlerinin film rejilerini etkilemektedirler. Cuarón, Del Toro’nun “Pan’ın Labirenti” filminin yapımcıları arasındadır. Yönetmenin yakın zamanda yapacağı filmler: “Deadman”, Roald Dahl’ın bir hikaye adaptasyonu olan “The Witches”, bir İngiliz televizyon dizisi olan “The Champions” ve H.P.Lovecraft’ın karanlık hikayesi “At the Mountains of Madness” olacak. Bu ilginç yönetmenin sinema serüveni devam etmekte. Bizlerse onun filmlerinin tutkulu takipçileri olarak hangi öyküyü karanlık hayalgücünün üretimleriyle taçlandıracağını merak ediyoruz. Bekleyip göreceğiz.

Filmografisi
Hellboy II: The Golden Army (2008)
Laberinto del fauno, El (2006)
Hellboy (2004)
Blade II (2002)
Espinazo del diablo, El (2001)
Mimic (1997)
Cronos (1993)

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.