SERDAR AKBIYIK

Bu yıl 15’incisi düzenlenen Altın Koza Film Festivali’nin ardından bir değerlendirme yapmak gerekiyor. Türkiye’nin üç büyük film festivali var. İstanbul Film Festivali hiç tartışmasız sinemamızın dünyaya açılan yüzü. Diğer ikisi ise Adana Altın Koza ve Antalya Altın Portakal. Antalya üç yıldır bir değişim geçiriyor. Film Marketi bölümü de bu değişimin en önemli belirliyicisi. Kısacası kendi yolunu tutturmuş başarısı tartışılsa bile nehir yatağına oturmuş Antalya’da. Geriye Adana kalıyor. Kendi kişiliğini bulması anlamında en sıkıntılı festival Altın Koza. Hem yapıldığı tarih bakımından, hem de Yeşilçam ile diğer festivallerden çok daha sıkı olan gönül bağı yüzünden bir değişim, doğum sıkıntısı yaşıyor. Bu geçen yıl da böyleydi bu yıl da. Kendi adıma bir ışık gördüm yolun sonunda Altın Koza için. O ışık da Türk Sineması’nın son ürettiği filmlerin içeriğindeki mesajlardan ve tepkisellikten geliyor.

Genç nesilde bir hırs ve öfke var. Bu daha çok siyasi düzlemde kendini hissettiriyor. Mesela İstanbul Film Festivali’nde seyrettiğimiz “Fırtına” filmi Türkiye’de kolay kolay vizyona giremeyecek bir yapım. Ama festivalde gösterildi ve salon tıklım tıkış doluydu. Kimileri nefretle, kimileri de alkışla karşıladı filmi. Hepsi olacak, olmalı. Çokseslilik zaten bu. Sonra Adana’da En İyi Film Ödülünü alan Özcan Alper’in yönettiği “Sonbahar”. Son dönemlerde seyrettiğim en etkili siyasi film. Karadeniz’in öfkeli, sırlarla dolu ve kırılgan doğasıyla bezeli bir hesaplaşma filmi “Sonbahar”. Seyrettikten sonra şunu söyledim; “Oh be Türk Sineması varmış”. Hemen ardından İnan Temelkuran’ın En İyi Yönetmen Ödülünü aldığı “Made in Europe” filmini anmalıyız. Avrupa’daki göçmen sorununa inanılmaz bir gerçeklikle yaklaşan filmin alt yapısı çok iyi gözleme dayanıyor. Bunu siyasi sebeplerle göç etmiş veya Avrupa’daki herhangi bir ülkede daha önce yerleşmiş ailesi yüzünden ülke dışında yaşayan insanlarla iletişime girmiş herkes görebilir. Konusunun temellerine indiğimizde “Made in Europe” da sapına kadar siyasi bir film ve tepkisel. En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü Ara filmindeki başarılı performansıyla alan Selen Uçer ile bu ödülü paylaşan Ayça Damgacı’nın “Gitmek”i ise temelinde bir aşk filmi olmasına rağmen öykünün geçtiği coğrafya ve dramatik finaline sebep olan savaş bakımından siyasi bir yoğunluğa sahip.

Kısacası Altın Koza, klasik Yeşilçam ve onun devamı üretimlerden çok, yepyeni ve öfkeli bir Türk Sineması’nın kendini gösterdiği platform oldu. Koza’nın geleceğine etki edecek yöneticilerin bu durumu iyi değerlendirmesi ve yol haritalarını ona göre çizmelerini diliyorum. Türkiye’de bağımsız film diye bir şey belki bundan sonra olabilir. Koza da kendi içinde bunları büyütür. En azından bunu ümit etmek istiyorum.

1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here