Altın Koza Film Festivali’nde en iyi film ödülü kazanan ‘Sonbahar’ın yönetmeni Özcan Alper ile konuştuk… İlk uzun metrajlı filmini çeken Alper ile filme ayrı bir karakter katan doğadan, Alper’in düne ve bugüne bakışından ve sinemayı algılayış biçiminden konuştuk…

Banu Bozdemir

Önce sinema serüveni nasıl başladı, onunla başlayalım istersen…
Benimde 90 yıllara denk gelen hayat hikayemden ve arkadaşlarımın hayat hikayelerinden esinlendim. O dönemlerde üniversiteye gelerek, yolları ayrılan insanları düşünerek yazdım. Bir taraftan da ben o sınır kasabasına yakın bir köyde doğdum büyüdüm. Hep öbür tarafı merak ederdim. O zamanlar orası Sovyetler Birliği idi. Böyle bir çocukluk ve ilk gençlik yılları oldu. Aslında mekanı da bir karakter olarak kullanma düşüncesi belirmişti. Sinemadan çok edebiyatım referansım oldu diye düşünüyorum. İdeolojik olmaktan çok romantiklik diyorum ben ona ama daha çok düşünsel olarak… Bir yandan Sovyetler Birliği yıkılmış ama bir tarafta burada Türkiye’de gençler sol düşünceyle tanışıyor. Aslında ben bunun ideolojik olmaktan çok romantik bir durum olduğunu düşünüyorum… 80’lerin, 12 Eylül’ün getirdiği ezilmişlik… O hareketin gelip bir yerde toslayacağı belliydi ve öyle de oldu. Bu hikayede öyle şeyler de var aslında. Esas meselesi özgürlük düşüncesi… Bir taraftan adam özgürlük için mücadele ederken, aslında gerçek bir durum bu, bir sistemin yıkılmasını isteyen bir kadın çok farklı bir şekilde karşılaşırlar… Birçok kişi yaşlıyken ölümü düşünür ama ben gençken de insanların ölümü düşündüğünü düşünürüm. O ev mesela. O evi görünce ben de oluşan duygu… Üç dört yıl önce bu hikayeyi yazmaya başladım.
Son yıllarda çekilen filmlerde yönetmenlerin kendi hayatlarından kesitler görüyoruz zaten… Bu doğru bir şey mi?
Esinlenme var. Aslında bu doğru bir şey. Ama buna çok saplanmamak gerek. Benim edebiyat eleştirisiyle de ilgilendiğim bir dönem vardı. Çehov’un öykü yazmak diye beş cümlelik bir notu vardır. Orada önce sokağını anlatmakla ilgili bir bölüm vardı. Bu senaryo yazarlarını da etkiliyor diye düşünüyorum. Ama bir yanda buna saplanmamak lazım. Sonuçta sinema yapmak çok zor bir şey. İlk filmi çekmek çıraklık dönemi. Böyle bir şey yapmak isteyince de bilinen yerden başlamak büyük bir avantaj sağlıyor. Renkler, müzikler, sesler, görüntüler kafamda olduğu için oradan başlamak benim için bir avantaj oldu.
Filmin aralarına serpiştirilen belgesel görüntüleri aslında çekebilirdin? Teknik ve sinematografik olarak bu mümkün… Ama sen birebir belgesel görüntüleri tercih etmişsin. Bunun nedeni ne olabilir?
Filmin büyük bölümü simatografik zaten. O yüzden biraz daha cesur davranıp, var olanı göstermek daha doğru geldi. O dönemler çok acı şeyler yaşandı. O dönemde düşüncelerine katılırız ya da katılmayız ama, düşüncelerinden dolayı hapse girdiler ve orada insanca yaşamak için mücadele ettiler…
Evet orada bir çelişki var zaten… İnsanca yaşamak için ölümü tercih etmek…
Evet kesinlikle…Gerçek görüntüleri gördüm. Zaten senaryo sürecinde de aklımdaydı. Biraz aslında ters bir şey de göstermek de istedim. Bir yanda cennet gibi bir doğa bir yanda da cehennem durumunu göstermek, gerçek görüntüleri kullanmak istedim. Görüntülerin kalitesini de düşünmedim. Kafkaesk, ironik bir durum da var aslında… Komutan filmin başında ‘yaşamak güzel şey’ gibi bir şeyler söylüyor. Bu bana Kafkaesk bir durumu hatırlatıyor. O zaman kimse kalkıp o zaman böyle bir şey olmadı vs. diyemez.
Filmi izlerken farklı bir algım oluştu benim… Son sahnede anne pencereden bakıyor ve oğlunun cenazesiyle karşılaşıyor ya aslında film oradan başladı benim için… Biterken başladı gibi… Ne dersin bu duruma?
Benim için o süreç, anlatamama, konuşamama, anneyle bile iletişim kuramama. Bir de Godard’dan etkilenince… Filmlerinin sonu hep açıktır… Belki onların etkisi de olabilir… Film biterken bitirmemek… Kısa filmimde de öyle olmuştu. Bitiyordu ama bitmiyordu aslında… Seyircinin imgesinde tabii… Film aslında bir ağıtla bitiyor ama oradan da başlıyor olabilir tabi…
Bir yandan da doğa öğesi var tabi. Doğa o kadar canlı ve yaşam sevinci aşılıyor ki… Sen herhalde Konya’da çekmezdin bu filmi? Bir yandan da ölümü bekleyen genç bir adam… Bu da bir imgeler ve çelişkiler yumağı…
Doğa onun için görsel bir algıdan çıkıp, bir vedalaşma anına dönüşüyor. Zaman akıyor ama alında onun yaşamından çalınan anlar gibi… Bakıyor ama bir daha göremeyecekmiş gibi bakıyor doğaya…
Yaylaya çıkma isteği de oradan kaynaklanıyor… O zaman çıkamazsa bir daha çıkamayacak belki…
Evet. Yayla isteği de ondan. Kör gözüm parmağına yapmak istemem aslında ama… Karadenizli gençler de bilirler. Karadenizli biri için yayla çok önemlidir. Duygu ve düşünce olarak özgürlük mekanıdır. Orada her şey daha doğal yaşanır. İlk horonu orada tepersin. Belki ilk aşkı arada yaşarsın, ninenden ilk masalı dinlersin. Teknoloji yoktur. Doğayla ve kendinle baş başasındır. Adamın da kendini en özgür hissettiği alanlardan birisi. Karakter de doğaya inat oraya çıkıyor.
Yaylaya o kadar çıkma isteği bende bir bitiş uyandırdı aslında? Kendini o kadar özgür hissettiği bir yerde ölmek…
Evet öyle bir şey de var. Ölüme yaklaşmak gibi. Biraz gergin bir durum oldu orası…
Ama o kadar ölü duygusunun içinde umutta hep o duygunun peşinden geliyor ya… O ilginç işte… Yaşama küçük pencereler açma durumu…
O aşkla olan bir şey. Senaryoyu yazarken iki şey düşünmüştüm zaten. Aşk ve ölüm duygusu.
Sadece ölüm değil. Sadece bu durum için de değil. İnsan kalabilmek, insana dair bir umut taşıyabilmek için en önemli şeylerden, en önemli tutunma araçlarından biri. Uçurumdan yuvarlanmak üzere olan bir adam. Amerikan filmlerinde çok olur ya… Hep bir ağaç dalı bulur ve tutunur… Aşkı hep öyle düşündüm. On yıldır içeride… Belki daha önce bir kadına bile dokunmadı. Hep düşünsel boyutta kaldı. Tensel ve maddi bir boyutu yok. Kadın da cinselliği kendi adına bitirmiş birisi… Kızın da karşısına böyle birinin çıkması, bedeniyle değil de kendisiyle ilgilenmesi… Budur diye düşünüyorum aşk. İmkansız bir durum da var ama çok da melodrama taşımak, eski Türk filmleri gibi yapmak istemedim. Sonuçta adam yakında öleceğini biliyor. Gelecek yok. Aşkı büyüten de odur aslında…
Kız da bir yandan gidiyor aşkını bırakıp… Ama adamın gitmesi karşısında söyleyecek bir lafı da yok… Vaat edemiyor…
Keşke her şeyi geride bırakıp, seninle uzun bir yolculuğa çıkabilseydik diyor ya kız. Bu aslında hepimizin istediği bir şey. Yolculuk filmde belki ama yolculuk duygusunun da aşk kadar etkili olduğunu düşünüyorum. Keşke herkes o duyguya kaptırabilse kendini… Sonuçta kızın da bir gerçekliği var. İmkansızı o da görebiliyor… Çocuğun pasaport çıkarması, ölüme karşı bunları yapması büyük bir şey.
Şimdi aklıma geldi aslında… Başkaları da soracaktır belki sana… Babam ve Oğlum etkileri bulabilir mi izleyici sende? Ben de izlerken değil de bir anda oluşuverdi aslında kafamda?
Senaryo aşamasında birisi söylemişti. Film biçimiyle, yapısıyla, hikayesiyle ve oyunculuklarıyla çok farklı. Aslında senarist Hüseyin Kuzu şunu söyler. İnsanlığın bütün öyküleri Tevrat’ta vardır ve topu topu 30 öyküdür. Sinemada da böyledir bence. Sonuçta bir dönüş hikayesi. Ama 12 Eylül değil. 80’ler tartışılırken 90’larda arada kalan, yitip giden bir kuşak vardı. Yusuf da bunlardan biri. Bunu anlatmak istedim. Sahilde arkadaşıyla konuşurken de bunu göstermek istedim. Aslında filmin özü bu. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasına rağmen kalkıp sosyalist olan bir adam benim için önemli. Tam da ideolojik, kaba bir şeyden dolayı değil. Belki de Rus edebiyatından, belki de romanlardan, romanlardaki karakterlerden etkilenip sosyalist olan bir adam Yusuf. Benim için bu hikayenin güzel ve farklı yanı bu. Konu olarak benzer olabilir. Yılmaz Güney’in Yol filmi de bir dönüş hikayesidir. Beş karakter olmasına rağmen… Zvyagintsev’in Dönüş filmi de bence son on yılın en güzel filmlerinden biridir. Hatta ben de ‘Dönüş’ yapacaktım adını ama sonra bu filmden sonra vazgeçtim. O yüzden bu benzetme olabilir. Mesela birisi ‘Annem ve Oğlum’ esprisi yaptı. Birisi Yılmaz Güney’in hayatına benzetti… Yani herkes filmde kendisiyle ilgili bir şey bulabilir.
Mesela Yusuf’un buz patenine takılması, onu izlerken acayip mutlu olması… Rusya ve buz dansı çağrışımı da olabilir mi acaba?
Aslında o da çocuğun naifliğini gösteriyor. Kendimden de izler taşıyor. Buz dansı inanılmaz biçimde beni etkiler mesela. Benim de öyle bir algım vardır. Belki uzak olduğumuz, görmediğimiz içindir. Bu hikayenin alt metinlerini yaratırken gidip oralarda fahişelik yapan kadınlarla da konuştuk. Zaten Elka karakterini de biraz böyle yarattım. Sonuçta kimse keyfine gelip fahişelik yapmıyor orada. O karakterle ilgili araştırma yaparken Sovyetler döneminde kızlar buz pateni ya da bale yapmış, erkekler de piyano çalmış. Kıza geçmiş rüya sahnesi için düşünüyordum. Babasının intihar ettiği bir sahne düşünmüştüm. Sonra kız çocukluğunda buz pateni yapmış olacaktı. Çocuk televizyondan izliyor, o reel olarak takılıyor olacaktı. Çocuğun safça ona takılması ve diğer çocuğu unutması da benim hoşuma giden bir durum oldu.
Oyuncuların seçimi nasıl oldu peki? Başta Onur Saylak olmak üzere gayet başarılı bir seçim olmuş…
Hikayemiz çok büyük olaylar üzerine kurulu değildi. Bu benim için zor ve farklıydı. Mekanlar çekim olarak çok zordu. Mesela o eve çıkmak. Her gün malzemeyle inip çıkıyorduk. Sürekli yağmur yağıyordu. Yaylaya çıkacağımıza köylüler bile inanmadılar. ‘Tabi çıkarsınız çıkarsınız’ falan diye dalga geçiyorlardı. Bizim için de delilik ve büyük bir deneyimdi. Ama ben çıkmak istedim her koşulda. Çünkü karakter çıkmak istiyordu. Yusuf karakteri çok iyiydi. O kötü olsaydı, filmi ne kadar iyi çekerseniz çekin film iyi olmazdı. Çünkü Yusuf’un görülmediği bir tek sahne bile yok nerdeyse. Bu yüzden çok önemliydi. Ve onu bulmakla uzun bir süre uğraştım. Çünkü karakteristik bir tipti, Hemşince öğrenmesi gerekiyordu. Dizilerde oynamış birisini istemiyordum, çünkü seyircinin belli bir algısı oluyordu o oyuncu için. Sonra bir fotoğraf gördüm ve Onur’la tanıştık. Ve o sıcaklığı aldım. Hemen anlaşma yaptık… Ve karaktere çok iyi hazırlandı. Çok az diyalogu vardı zaten. Bütün filmi bakışlarla ve ifadelerle oynaması gerekiyordu. Hemşince’yi çalıştı, öğrendi. Herhalde bundan sonra bütün filmlerimde olur.
Kadın oyuncular Gürcü değil mi? Onları nasıl buldunuz? O süreci de öğrenelim…
Aslında sette çekmiyorsunuz filmi. Ne kadar iyi hazırlık yapıyorsanız o kadar iyi çekiyorsunuz filmi. Sete girmeden mutlaka çok iyi dekupaj yapmak gerekiyor. Sette rahattım, oyuncularla uğraşıyordum. Gürcistan’a gittik kadın oyuncular için. Megi Aboulzade de oyuncu. Ama onun da ilk sinema filmiydi. Onunla da çok çalıştık. Bence gayet de iyi oldu, oturdu…
Peki on yıl ya da beş yıl öncesine bakacak olursak bu noktaya geleceğini tahmin eder miydin?
Hayır, düşünmezdim. Biraz inat ve sebat etmek meselesi aslında… Yetenek olmalı tabii. Ama yine de sanat inat, sebat, usta-çırak ve çalışmaktan geçiyor. Özellikle sinema öyle bence… Çalışarak, izleyerek ve okuyarak olan bir şey bence… Yani entelektüel olarak kendini beslemek gerekiyor… Resimden pek anlamam ama ressamları, yeni öykücüleri falan da takip etmek gerekiyor.
12 Eylül’de solcu olmak falan daha kolay gibi geliyor. Ama yitip giden arada kalmış bir kuşak olarak bir şeyleri sahiplenmek, dünya başka yerlere giderken bir yerlere tutunmaya çalışmak bana daha anlamlı geliyor. Keskin olmayı çok sevmem. Onu bir hayat biçimi görmek daha önemli. Görsel bir iş yapıyorum ama okuduklarımın çok etkisi var. Beni edebiyattan besleyen çok şey var. Birikiyor ve bir yerlerden çıkıyor zamanı gelince…
Mesele benim için film çekmek değil, sinema yapmak… Beş film çekerim belki yönetmen olarak ama gidip başka bir filmde yapımcı olarak yer alabilirim… Destek olmak önemli diye düşünüyorum… Genç kuşak yönetmenler geliyor ve herkes birbirine destek olursa çok güzel şeyler çıkar ortaya diye düşünüyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.